Türbenin Güneyindeki Graffiti

Kuyudayken kuyudan bahsedemeyiz
ormandaki atemeden santurlardan
ve ulusların kendi kaderini tayin hakkından
oysa ızgaradan hemen önce bütün gümânları silen
tok bir sesle konuştu o balık
sesleri birleştiremediğimiz için retelere baktık
dökülen kumun cama değdiği yerde bozulurken şeyler
kalana leke mi iz mi denilecek beklerken 
hızırıyla güreşen her misafir gibi 
tek seferde girmesin diye sandığa çiviler
kontaminasyonu güncellesek bile 
Galata’daki o akşamı unutamadım

Ülkemizde de bir daha hiç görülmeme şeklinde ölür insanlar
sadece bazı babaların mezarını türbe yapmak isterler
çekilen kanların toplaştığı bir meyhanede 
kaç kez seni seviyorum demediğini hatırlıyorum 
kabzadaki mine ve kabzadaki mine
bir taksici vardı açık capslock gömlekli
hırsını aldıktan sonra şehirliler şehirden 
mimoza toplamaya çıkardık
yaka kirimden başlardım anlamaya 
bakılırken konuşulmaz dünyayla 
patikaların hepsi ayağıma dolandı 
bıraktım inmeyi dağdan
eski ateşleri karıyorum keçemde ağulu bir su 
bodos güzeldir bodos senindir 
uzun uzun tünemesin diye kalbe uslular
ağaca ağaç buluta bulut demeselerdi belki faize girmezdim
çiçeklerin galip gelemeyeceği hep bilinir
çıkarlar kokarlar ve bir keçinin çeneleri 
sütün bir anneden alınamazlığı 

Kuyunun ağzı kadardır bulut
yine de yağar yağmur bu açıdan ve kağıtlarda
bütün izleri dirilerin
iki şeyin arası kaç gün gelmezdin
bütün dalgalar bile bile gümüş iskelede durdular
esvaplar sakızlı saat onbirde bile başlanır rakıya
bir cenaze vardı bir de görüldüğüm çatılar
başını okşamadığım köpekler
kafesinde unuttuğum onca kuş

nisan 2021/muğla

American Trotting Horses No. 1 – Salvador Dali

SANDIĞIMA ÇİVİLER ARARKEN YAPTIĞIM OTURMA PROVALARI (1)

gidersem kim bakacak denize böyle
belki mızraktan dökülen talaşın bir şeyi beslediğine sevinebilirim
ışıkların sonuna kadar söndüğü yerlerde arıyorum yağmurlar ıslatmıyor
yağmurlar ıslatamıyor dikine gömülmek için doğruca sakallarıma yöneliyorum
bu gerçek bir oturmak değil her yaranın sonuna konan apostrof
boş silahların dolularıyla değiştirildiği vodvilde hiç kabza yok
birden fazla sevdim ya da çivilerin hepsi yamuk
bulsam da kalksam da dilim hep aynı hızla dönecek
ağır ağır söyleyecek olursak bu dünyayı anlayamam
anlayamam

altını çizdiğim satırlar işe yaradı hiç tahta artmadı
gidersem kim bulacak dünyanın en güzel oturulacak taşlarını biliyorum
bu gerçek bir envanter değil zarar edebiliriz öpüşürken ölü dilleri kullanabiliriz
uçurtmalar düşüyor tersine büyüttüm ağaçları dizlerim iyileşmez
dizlerim iyileşemez kuşun adı ishak kıyıya uzak kanımızda yollar
vurun yazıya kumlara ve farka dünya dolaplarla dönüyor atlayalım birine
bir laf bulalım şemsiyeleri kapatsın sürtünsün inşiraha
pruvaya yirmilik kıça onbeşlik kafama potasyum kalbime iskele direkleri
berrak bir şekilde seslenirsek ölüm ellemez zanlı şu işaretlerle
yerinde kalsın diye aklım
her sabah dünyayla arama gerdiğim telisi cırmalayan his
hislerimiz

tartmasa da av yolundaki taşları ovdum teraziyi pis sularla
her hayvanın aradığı gibi aradım sözcükleri
iyelikleri batarken postuma sevgiyle merhamet
pençelerimden damlayan irinli mürekkep
ipine düğümler atılan kayıklar yorulan onca sayfa
uslu bir şeyin motivasyonuyla aniden beliren arya
tadadıyla onca ağrının gelişti ışık
bazı ikili bağıntıların ve hicaz taksimlerinin sonuçlarını henüz bilmiyoruz
yine de düğmelere basalım o kadar çoklar ki ben beklerim
çünkü bozulurken ölü et ve süt
gözle leş arasına hızla bir şeyler konur
gılgamıştan daseina silinen çivi izleri yerine konur

ocak 2021 / muğla

Francisco Goya
Atropos (The Fates) (1820-1823)

Unutma Epigrafı

Sineği öldürüp kediye mama verdik nabız yetmiş
çatalın altıyla eti tavaya bastırınca gerçekten hüzünlenmemek elde değil dünya cinsinden bir kitap yazmamak kadar pıhtı yer bildirimi yapar
kan bozulunca her yere bakarız
bilirsiniz kan çabuk donar camlarda ekmekte
ve gümüş ibrikleri ısırmak için dişlerimizi sürttüğümüz galeri duvarlarında

Birdenbire alamayız dünyayı içimize
üstünde durmuşsa denizin bildiğinden mi güneş
taşın üzerinde toz gölün içinde balık
sahnede direk direğin üzerinde kadın
ufalıyoruz çiçekleri kafeslere
toprak kurumasın su ıslanmasın diye
dille örteriz bütün hayaletleri evimizde
karanlığı ayırmadan bir yığın görmekten
yerde kımıldadık gökte elma yarısını kusup
çaldı keman uzun patikalar üzerimizde lastik izleri
ayna update baba update anne update
ağaç durduğu için kuş konar bu kadar
gramerden retoriğe yaşamak hışır hışır
yakalarını çekip damarlarda koşarak
bir sonraki bilgiye kırk trilyon hücre
sesten önce hırıltı gelir öpmekten ısırık
bilirsiniz insan çok nadir susar ve gerçeği söyler

Bıçağı kaç kere doğumdan batıma oynattıysak ileri geri
ne konulacağı bilinmeyen bir çanta hep yatağın üzerinde
geçti günler böyle ve böyle derken gevşemiş cıvatası
kapadık sinekliği kediyi içeriye aldık jilet gibi poetika
sayı dizilerindeki soru işaretli yerleri sorarak maarifedilen
onca bazlama kurtçuğu düzerken hepimizi elimi tut sevgilim
bilirsiniz ne söyleyeceğimizi bilmediğimiz zamanlarda hep elimiz deriz

İrini bize yakıştıran tereddütün otopsi suretleri
aşk şiirleri yazabiliriz artık teknoloji çok ilerledi
bilirsiniz ağlarız yola çıkmadan önce
yolun olmadığını öğrenene kadar

kasım’2020 / muğla

Paul Klee / Hesitation (1906)

Yazsonu Praksis

Koskoca bir yaz kırık sandım aynayı
tuz savruluyor şehrin üzerine 
acıkmış bir kış acıkmış bir kıştır işte
kaç kişi uğraşıyoruz Ağustos’u bitirmeye
perdelerini intihardan vazgeçmiş terzi 
bahçesi öyle renkli bir ev şu dönülenlerden 
yeniliyorum değişmiyor mutlu çocuklar listesi
yazdan bahsetmek istiyorum
pul pul dökülene kadar sesim

Çiçekler sürdüm ölü şeylere yarım asırdır hırlıyorum
ağaçlardı tanıdılar biraz gevşetince dişlerimi 
şeyleri sayan insanlar gördüm 
olanı biteni sayıklayan alt alta yan yana yazan
oysa iki saksı bozulsa en az dört şey hatırlarız 
hem kim içerleyebilir kaç ağacın şarkısını düzeltip
altı gün bir kadehi saklayarak gelip ağza oturan şu ıslığa
savruluyor işte yarım kalmış çilingirler
kursaklarda seğiren gitme şeyleri 
bileklikler terlikler kuma saplı izmaritler 

Gölgesi bulunsun diye güneşe çatılan acı
büyüyen gözlerine çocuk denen etin
kanatlarındaki etiketlerin tırtığına takılmazsa rızık
haciz ihalelerinden alınan meleklerin
Salı’dan başlarım karmaya yalımı
Gümüşçü Mehmet de şiiri bırakmış mesela
gümüş işini şehri ve saatleri hatta haziran sokağını
büyükçe bir gölge var eski dükkanının önünde
içine bıraktım tuzlu yağlığımı

Gül sanmışım cebimdeki kalemi
yaprağın yeşilini ne aldıysa yanyana geçerken iki mevsim
diaspora olmayan küçücük bir müddet 
hiçbir şarkı hiçbir şeyin yüzünü çizmiyor
ayalarımı öpen geveze sazlıklarla dönüyorum
hangi basamağında tıkanacağımı bildiğim merdivenlerden
yaz bitmez sadece gölgeler çoğalır

3 Ekim 2020 Akyaka / Muğla

Bir de şuradan çeksene

yeterince yukarıdan bakınca defin kağıdındaki imzalar hep aynı
bu kadar sözcüğü ne yapıyorsunuz hiçbir işe yaramıyorlar 
artık pazartesilerden bahsedelim rica ediyorum 
bir adördü tam ortasından ikiye katlamaktan
sonra perşembelerden ve hava durumunu sık kullananlara eklemekten
silah almanın ertelendiği emekliliğe esas günlerden
özür dilerim tekrar söylemek durumundayım ama
bütün etler aynıdır nazikçe besin zinciri diyoruz 
bıçağın iki tarafı da çok güzel devam edelim

yeterince yukarıdan bakınca bütün ölümlerde bir el var
uzattım elimdeki bir parça ekmeği ayağıma
bir daha bakayım dedim tabuta çarptım
ayağım ölmüştü müzik ağırlaştı 
makul bir miktar arpa suyu ile yeterince yüksekten bakılırsa
bütün notalar siren şeklinde düz bir çizgi haline gelmiş olabilir
bunu bütün hata boyunca gördüm biraz bükelim

yeterince gizlenmek için fotoğraflar var
gülmemek üzere sarf edilen sıfır kalori
günlerin başladığı yerlerde hep bir su donuyor 
çatırdatıp ucuyla yeterince uzaktan girdiğiniz günün ayağınızla 
dünyanın bir yer var yeterince zincirin ve ekmeğin aynı sandığa konulduğu
yeterince geniş serpilirse birbirinize değmeden 
toparlayabileceğiniz yeterince sözcük şimdi toplayalım

yeterince yukarıdan bakınca balık tutanla cesedi birleştiren su
hani şu kabirle aramızı bulan güzel şey 
ortadaki düğme ortadaki düğme çok teşekkür ederim zahmet oldu

Natama Şiir ve Eleştiri Dergisi’nin Nisan-Eylül 2020 (26-27) Sayısında Yayımlanmıştır

Salgının başladığı ilk günlerde Çin’in Wuhan şehrinde çekildiği söylenen bir fotoğraf



Selüloz ve Anason

1
Kâğıtlar alırlar ne yaparlar onları bilmem
kumaşları sabunlarlarla içinde şey olan şeyleri
çay kutusundaki iğneleri adımlarını makasların
bir Ş yazsam dişleri kaşınır ormanın
bir yanı var ağacın lafa tutunca reçinesi akar
şu gurûb hışırtısıyla kalemin
şu gurûb 1992’deki bir perşembenin bir ton açık mavisi

Kâğıtlar alırlar bilmiyorum ne yaparlar onları
dağın da bir yanı var yangına bozuk su harcayan
bilinen bütün güneyleri alıp gelmiş
sarılar pusaklar duvarlar ve taşları
bir ağırlığın bütün paragraflarını
köşelere bakıyorum terazisiz leb-i âftâb ve zıll-i zalîl
bulutların da gölgesi olur
bulutların da gölgeleri
seğiren parmakları düğmelerde
aniden sesi Fairuz’un
herkesin Beyrutuna düşen bombaları salonlarda

Alıp dururlar kâğıtları silinmenin yerine
yırtılmaya neler yaparlar bilmem
kara taşların üzerine dizdik kuru balıklar gibi
bütün ışıklarıyla erişmiş fotoğrafları
bütün gözlerle bütün kavuşturulmuş
atılmış omuzlara ve saklanan ellerle
bir hatıratın kravatı bağlanır işe sokulur
ilk maaşıyla birahaneye çöküp
olmadık kötülükler görürüz
olmadık yerlerde unuturuz
yer açarız fotoğraftaki herkese
hâb-ı harguş ve nevmâlûd
onca kağıt nereye gider lütfen birisi cevap versin
bir K çizerim ikinci çizgide yorulurum
tatarcıklar hücum eder ışığa
iki kere büksem bileğimi üçüncüyü unutur
peki nasıl dolar o kadar göz kâğıt helâl olsun
yumrunu neye benzettin şu ömürlükte
süt kokan kaburgandaki işçiyi
nelere yordun hangi örslere koydun

2
Kursağımı dikip lifleriyle ormanın
seçmeden meşe gürgen kayın girip şehre
fistanlarla dolaşan adamların yüzlerine 
uzun çubuklarıyla temmuzun
büyük naylon torbalarındaki herbişeylere 
taraklara iplere mintaks kutularına 
tırnak makaslarına dolu boş akide şekerlerine 
anımsıyorum yeryüzüne değdiğini kederin
delilerindi dünya bütün gölgeleriyle
para ettiğiydi susmak bütün sularda cıscıbıl
yaşamak kaskatı yaşamak var defterler boş
kırık bir kaval patikada
atılmamış düşürülmemiş bırakılmış 
kimin şarabi nefesi bu genzimizde

Nasıl gelirse bir bardak bir bardağın yanına 
ikindi vakti ilk çevrilen musluğu şadırvanın                             
altları kırmızı tırtıklı eksik alınmış abdestlere
dilimde download ahlar elimde türbe çaputları
şımarık yağmurlar uslu pervazlar 
nasıl gelirse bir bardak bir bardağın yanına 
kesin seslerle etrafı bellenmiş selametler gibi çınladı kulağınız
nasıl gelirse bir bardak bir bardağın yanına 
bir sokağı bitirdim sekizyüz küsur sayfa
nasıl gelirse bir bardak bir bardağın yanına 
bağlayın atlarınızı kılgı kazıklarına
nasıl gelirse bir bardak bir bardağın yanına 
öyle atlıyorum yukarılara

Kırkbin terkip yüzbin kil birmilyon yel milyarca ateş
işte bu masada şuncacık aklım gramcık kalbim
balkonun altından geçen köpeğin gölgesini
görünce kesilip kulağımı karanlığa
koydum bardaklar içinden bardağımı
kağıtlar içindeki kağıdımın üzerine
birisi dolu birisi boş

kuş abaküs

sokağın öbür ucundan görünce sırtımı dönemedim
biraz daha baktım memurlara
ne cama ne de camın ardına bakıyorlardı
mürekkepli ellerini bir gülü giyotine iter gibi ceplere
kumrular ardiyenin çatısına ondokuzuncu kez kondular

bir şey bir şeyi emziriyordu duyuyordum
bir kedi bir kediyi bir köpek bir köpeği bir taş bir başka taşı
emzirilen her şey süte benzer ben sırtıma memurlar cama
kumrular ardiyenin çatısına yirminci kez konarken
tamamlanır iki renk kalemle alışveriş listeleri

dönemedim diğer sokağa sırtımı
kopmayan hayvan yerlerini ve iki kavağın arasındaki takvimi
gördüğümde ben bunları memurlar
bir santim bile kıpırdamadılar yerlerinden
elleri gözleri yüzleri ayakları ve kararmış bir yığın yelkovan
bir kez bile bakmadılar bakmadıkları yere
sürekli baktılar baktıkları yere
ne aşağı ne yukarı
ne dönemediğim sokağa
ne de sırtımı gördüğüm sokağa
kumrular yirmibirinci kez kondular ardiyenin tepesine

duruyordu bir şey bir şeyin içinde duyuyordum
durmadan duyuyordum bir camın içinde
memurları ve iki kavağın arasında hışırdayan takvimi
bir yer bir hayvanın çatısında
kolay inilir patikalar kan çekilen damarlar
bakarak olunan gül ta Akdenizde kesilir elimizle
birkaçbinyıl ıslak tutulan dilekler
kanımı çektim içime dedimki tutar
kumrular yirmiiki keredir

bir ışık açtı ağzını diplerden bir oda
seslendi iki park çiçeğinin uyuduğu bir bardak suya
üflemiş Meryem dizine İsa’nın
duruyor acıyla yanyana et ve merhamet
kumrular sayamazlar ikiden fazlasını


İNCELİĞİN DİLLE RAKSI: Abilmuhsin Özsönmez’in “Jengi” Şiir Kitabı Üzerine – Gül Yıldız   (CAZKEDİSİ Şiir ve Şiir Kültürü Dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2020, sayı 20)

Şiir, edebiyatın hiç kuşkusuz en sanatsal hali. Öyle ki edebiyat ve sanat diye bir ayrıma gidilse şiiri, sanata dahil etmek daha uygun düşer. Üstelik şiir, retoriğin de çok ötesine düşen sanatsal bir edim. İşte, söz konusu sanat olunca şiir eleştirisi, ancak öznel değerlendirmelerle inşa edilebilir. Estetik alana eğilen pek çok düşünür, buna hemfikir kuramlar üretmişlerdir. O halde, salt öznel değerlerden bahsediyorsak; birkaç notadan ve derinliği olmayan güftelerden ibaret bir pop şarkısıyla Ay Işığı Sonatı’nı birbirinden nasıl ayıt edebiliyoruz veya ona hangi ölçütlerle hiyerarşik bir değer biçebiliyoruz? Müzik, belirli rasyonel bir dizinin farklı devinimleriyle ortaya çıkarken; şiir de dil gibi salt ussal bir malzemeden oluştuğuna göre; böyle örtük ölçütler sıralamak belki mümkün görünüyor. Oysa, şairlerin ya da şiir üzerine yazanların veya şiir okurlarının da teslim edeceği üzere, şiir için sabit ölçütler belirlemek epey güçtür. Buna istinaden öncelikle, kendi sübjektif yargılarımın başlıca kriterlerini sıralamak istiyorum. Her sanat dalı gibi şiirin de sınırsız özgürlük talebini göz önünde bulundurunca, bu ölçütlerin ne kadar esnek olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Genellikle okunmaya değer gördüğüm kitaplar üzerine yazdığımı hesaba katarsak, sadece bir yol haritası şeklinde şiiri hangi ortak değerler üzerinden ele aldığımdan bahsetmek gerek diye düşünüyorum.

Karşıma çıkan yeni bir şiirin, öncelikle gerçekten de yeni mi olduğuna bakıyorum. Bu kıstasta aradığım özellik, kelime seçimlerinde klişelerden kaçınma ya da biçimsel özgünlük değil; şiirin yeni bir şey söyleyip söyleyemediğiyle ilgili. Daha önce hissetmediğim ya da üzerine düşünmediğim bir gerçekliği veya çok aşina olduğum bir hissi, fikri, mekanı, zamanı, nesneyi ya da durumu daha önce hiç ifade edilmediği şekilde dile getirebilmiş mi?

İkinci kriterimi ise kültürlere aşırı vurgu yapıldığı post modern çağımızda biraz öznel bir arayış sayabiliriz; zira günümüzde yerellik bir paradigmaya dönüşmüş durumda. Aksine, benim için ise evrensellik fikri, şiirde halen öncelikli olarak tercih ettiğim bir ölçüt. Elbette şunu da hemen eklemem gerekiyor ki dönemsel ya da güncel ifadelerin veya mekânsal betimlemelerin yer aldığı pek çok başucu şiirim de bulunmakta. En azından kendi şiirime ilişkin konuşmak gerekirse, ben sürekli ve hızla değişen teknolojiye ilişkin sözcüklere nadiren başvuruyorum ya da tüm dünyaca benimsenmesi zor; belirli bir bölgeye özgü kültürel öğelerden elimden geldiğince kaçınmaya çaba sarf ediyorum. Tabii, dünyanın her ülkesinde kuşaklar boyu okunacağımdan değil ama ne de olsa çoğu şair/yazar yapıtına güveniyorsa daha çok kişi tarafından okunup anlaşılmak ister. Belki bunun temelinde bu güdü yatıyordur.

Şiir okurken, üçüncü olarak baktığım kriter ise şiirin estetik yönü ki bunun için her ne kadar lirik bir yapı arıyor olsam da lirik nitelikten bir hayli uzak pek çok serbest ölçü ya da deneysel şiiri büyük hayranlıkla okuduğumu/dinlediğimi ve ‘güzel’ bulduğumu hemen belirtmeliyim.

Tüm bu kıstaslar bir yana, şiirde en temel ölçütüm diye nitelendirebileceğim ölçüt ise; anlam.  Dil ile yapılan bir sanatta anlama öncelik vermek, tabii ki doğal karşılanabilir. Buna karşın, günümüzde şiirin anlamı genellikle arka plana atılmış bir durumda. Üstelik, sadece şiirde ve sadece günümüzde değil; daha önce resim sanatında da bu konu epey tartışılmıştı. Şu aralar, tercüme etmekle uğraştığım Kandinsky’nin “Sanatta Maneviyat Üzerine” adlı kitabında, sanatçı, dışsal biçimin değil; içsel anlamın altını çiziyor. Kandinsky’ye göre, sanatın ruhu, yapıttaki “ne” sorusuyla ilintilidir; “nasıl” sorusu ise onun sadece değişken bedeni olmaktan öteye gidemez. Varsaydığım söz konusu dikotomide, nihayet, şiirde biçim, bedeni temsil ederken; anlam ise ruhu temsil eder. Öte yandan, anlam da kendi içinde bir görecelik taşır. O halde, şiirde anlamın içsel niteliğine nasıl karar verdiğim sorusu akla gelebilir.

“Hakikate yaklaşmış olan”, “saf iyilik barındıran”, “güzelliğin en güçlü ifadesi”, gibi betimlemeler, elbette belirli öncüllere dayanacağı için anlamın niteliklerinin nihai bir tanımını vermekten uzaktır. Nasıl ki iyi kitap seçebilmek için her şeyden önce çok kitap okumak gerekiyorsa; anlama ilişkin fikir yürütmek de buna benzer bir süreç gerektiriyor. Elbette çok okumak, kendi başına yetersizdir; okuduklarımıza dair düşünmek de bir o kadar elzem. Buna ilişkin popüler bir analoji vardır: İngilizce bir kavramla ifade edersek “digestion” (sindirim) yani bedenimize uygun olanları hücrelere katıp; lüzumsuzlarını dışarıya atmak. Vücudumuz bunu, besin seçimi haricinde bilinçdışı işleyen muazzam bir sistemle gerçekleştirirken; düşünsel zeminde bu, ayrı bir çaba; dogmalardan arınma ve yeni bilgileri ekleme gibi bilincin dahil olduğu karmaşık süreçler gerektirir. Okuduğunu özümseme eylemi, kişiye bütün bir ömür süresince kendi hayatından ve çevresindeki insanların yaşamlarındaki örneklerden deneyimleyebileceği bilgilerin katbekat fazlasını sunar. Aslında, sevgi de dahil; biz her şeyi “öncekilerden” öğrenip akıl/vicdan terazisinde sürekli güncelleriz ve bunda, konuya ilişkin kaleme aldığım tezimde de belirttiğim gibi masalların yanı sıra yazılı kaynakların payı oldukça büyüktür. Özetle, çok okuyan, anlama daha çok yaklaşır.

Şiirde olduğu gibi her yazılı örnekte, failden bağımsız olarak metne odaklanmak gerektiğini öneren yapısalcı yaklaşıma yatkın olmamın yanı sıra özellikle de şiir gibi yazın türlerinde anlamın okur tarafından defalarca yeniden üretildiğini de yadsımamak gerektiğini düşünüyorum. Şiirin gizemli büyüsü ve gücü de muhakkak ki buradan geliyor. Pek tabii, şairinden ve onu çevreleyen koşullardan tümüyle bağımsız bir şiirden söz etmek de fazla inatçı bir tutum olur. Özellikle de sosyolojik etmenleri şahsen göz ardı edemeyeceğim için; tam da bu sebeple, önyargılarımdan- her ne kadar onları en aza indirmekle övünsem bile- daha uzak bir değerlendirme için şairin biyografisine dair asgari veriyle okumaya koyuluyorum. Öte yandan, çağdaşım pek çok şairi tanımış olmaktan da ayrı bir kıvanç duyduğumu belirtmek isterim. Müslüm Çizmeci, İnan Ulaş Arslanboğan, Kadir Aydemir, Haydar Ergülen, Cenk Gündoğdu, Altay Öktem ve Ufuk Akbal gibi sayabileceğim böyle pek çok isim var; ne mutlu bana ki hem onları bizzat tanıdım hem de şiirlerini.

Bu yazıda, çok kısa bir süreliğine ayaküstü sohbet edebildiğim bir şairin ilk şiir kitabını naçizane değerlendirmek niyetindeyim. Yayınevim Lethe Kitap’ın Karga Bar’da düzenlediği kitap tanıtım etkinliğimizde karşılaştığım Abilmuhsin Özsönmez’in şiirlerinden bahsedeceğim. Hemingway’in, aynı kulvarda rekabet ettikleri için diğer yazarlardan uzak durulması gerektiğine ilişkin savının aksine; Özsönmez, ‘öteki’ şairleri desteklemekten hiç kaçınmıyor. Özsönmez, yıllardır şiirin içinde; dolayısıyla bir hayli damıtılmış bir şiir kitabıyla şiirdeki uzun soluklu emeğini taçlandırdı. Özsönmez’in şiir kitabı “Jengi”, Natama Yayıncılık tarafından 2019 yılında yayımlandı. Kitabın kapağında yer alan kız çocuğu resmi de şairin “Allahım kız çocukları neden senin en geniş özetin” mısrası ile tam örtüşüyor. Buna, ancak incelmiş bir ruhta meydan gelebilecek ‘şair hassasiyeti’ diyebilirim.

Ülkenin toplumsal arka planındaki olaylara karşı duyarlı bir şair olduğunu pek çok dizesinde hissettiren Özsönmez, kitabın genelinde, insan, yaşam, ölüm, yalnızlık, zaman, özlem, çocukluk, sevgi gibi evrensel temaları işliyor. “Aşk” kelimesini hiç kullanmamış; sevgi birkaç şiirde, tam da yerinde geçiyor. Belki de şair aşka bencilce bir tutku, sevgiye ise koşulsuz bir duygu anlamlarını yüklemiştir; kim bilebilir? ‘Aşk’ sözcüğünü bir şiir kitabında hiç kullanmamak, Georges Perec gibi hiç e harfini kullanmadan Fransızca roman yazmak gibi bir şey; ustalık ister. Bu noktada, Deleuzecü laf kalabalığına girip minör edebiyat yakıştırmaları yapmayacağım. Özsönmez’in kelime dağarcığının enginliği tüm şiirlerine sızmış; dolayısıyla metaforları da bir o kadar yetkin bir hal almış. Yapılan akademik bir araştırmada, şiirsel imge oluşturmada şairler tarafından en sık kullanılan kelimeler şöyle sıralanıyor: “deniz, ölüm, yürek, güneş, kalp, gözler, toprak, gök, çocuk, rüzgar, ses, bulut, ruh, şiir, gece, yalnızlık, gül, su, uyku, rüya, hüzün, zaman. Özsönmez’in de şiirlerinde ustalıkla yer verdiği bu sözcükler arasında “gül” benim en çok dikkatimi çekenler arasında. Neden acaba, ‘gül’ imgesini kullanan şairlere karşı ayrı bir sempati duyuyorum. “gülün nasıl açtığını not al”, “ışığı geriye eğen şey ne/gül mü?”, “gülü gözle yormayı ben sözcüklerden öğrendim”, “eğilip durur her seferinde gülü çizer güneşe gözüm”, gibi dizelerde sanki divan edebiyatının esrikliği seziliyor.

Şair, ‘zaman’ temasını da ‘yelkovan’ ve ‘akrep’ imgeleriyle sıkça işliyor şiirlerinde. Kitaba adını veren ve benim de en beğendiğim şiirler arasında olan “Jengi” adlı şiirden: “zaten o an orada saat sıfır sıfır sıfır sıfır/kumlar yelkovanlar jengi”. Şairin sık başvurduğu bir başka metafor ise “et”. Şiirlerde daha çok “kan” ile ilişkilendirilmiş olan “et”, bana Ufuk Akbal’ın şiirlerindeki “ten” sözcüğünü anımsattı. “Ölüm” ise daha çok konu bağlamında şiirlerde çoklukla karşılaştığımız bir kavram: “çiçek ve ölüm başka bir şeye benzer belki”, “sır olmaz ölüler arasında/sese bulaşan her şey paslanır”. Bu efsane dizelerin yanı sıra içinde metafizik barındıran dizeler de sıkça göze çarpıyor: “Yüzüncü adı güneş olsun”, “kapandığında cennetin yankısı”, “ağzına al çekilmiş azap”, “yüzündeki tufanımı kurula”, “Suları Musa’dan çok önce bölen”, “kanıyor çarmıh çiviler jengi”, “bir fotoğraf koy üstüne sıratın”, “Yüze yakın sözcük bir bardakta eridi/bu kanatlar birden çıkmadı”. Zaten şair, kitaptaki son şiirinde Dante’ye selam vermeyi de eksik etmiyor. Şair, anlamın derinliğine, dirimin yoluyla da inmeyi başarıyor ki bunu yapan şair sayısı daha azdır. “virgülün kuyruğunu silen/yolunu kaybetmiş bir ışık/yayılmalı yüzüme gülümsemeliyim”, “zerdali yapraklarını toprağa mühürleyen turnusol yağmurlar/vefalı metanetler taşıyor ömrüme”, “ürkerek gömleğinin buruşuğundan göğsüne/çıkardı cebinden yatmış kuponu buruşturdu/…korkuyor yırtmaktan buruşturuyor her şeyi”, “ağacın sustuğu dal kesilince/gök sesinden ilk katreyecek ayıkladıkça çıkanları atıp içine”, “öpmek med öpmek cezir/geçerdi kumdaki izler”, “günlerce bakıp soru sormayacağım denize”, “yazıladurur ince divitle hep aynı soru.” İnsanı, derin anlamlara doğru yolcu eden mısralar bunlar; üstelik metaforları kişiye özgü seyahatlere çıkaran cinsten. Elbette bu dizeleri, şiirin kendi kontekstinde okuduğunuzda daha da engin bir haz vereceğini hatırlatmakta fayda var. İyi bir şiir yazmak için, her şeyden önce insan olarak belli bir noktaya erişmek gerektiğine inanıyorum. Daha önce sözünü ettiğim, kitaplarla genişlettiğimiz deneyimlerimizin yanı sıra düşünsel açıdan ve bu fikirleri yaşamımıza uygulama doğrultusunda ulaşılan bir nokta ya da noktalar. İnsanın güçsüzken haksızlıkla karşılaştığında, gücü eline alınca haksızlığı tekrar etmemesi durumu. Yani insanın, “yasını tuttum beni sokan bütün arıların” diyebilmesi. Bu da bence bir ruh inceliğine yol açıyor. Elbette bu incelikte sadece kitapların değil, her sanat dalının, müziğin bizzat katkısı sonsuz. İşte sanatçı, kendi nezdimde böyle bir insan ve tam da bu nedenle sanatı da incelikli oluyor. Şairin “dikleşiyor inceliğin dille raksı” dizesine yakışır şiirler var bütün bir kitapta.

ABİLMUHSİN ÖZSÖNMEZ’İN İLK ŞİİR KİTABI “JENGİ” ÜZERİNE:BURUK, GÜLÜMSEYEN, YEMYEŞİL BİR YÜZLEŞME DİLİ -Erkan Karakiraz   (ORLANDO Dergisi, Eylül-Ekim 2019, sayı 3)

Lirik ve kapalı şiirin alametifarikalarından biri, kendinde kalanı, başkasına tam manasıyla geçmeyeni dillendirmesindedir. Biçimin, sözcük seçimlerinin, varılmak istenenin, aslında sebebin sınırları içerisinde varlık göstermesi söz konusudur. Şiirin yapısına zerk edilip varlığıyla yekvücut olmuş bir dil hakimdir onda. Antilirik şiir ise bu karışma, bütünleşme halini kırmak, parçalamak niyetindedir daha çok. Kendi inşa ettiği evin her bir odasının kapılarını açmanın ya da sımsıkı kapatmanın tüm kontrolünü elinde tutar ve yıkmaya, bozmaya da lirik şiirden daha fazla meyillidir. 2000’lerin başlarından bu yana, kendini çok daha baskın bir biçimde duyuran antilirik ses, bıraktığı etki açısından bir zamanlar Garip şiirinin maruz kaldığına benzer sert bir tepkiyi çekiyor üzerine hâlâ; ancak zaman, onun kodlarının, niyetinin, yapı taşlarının neler olduğunu gösterecektir tepki gösterenlere ve elbette sonraki kuşağın şiir okurlarına da.

LİRİK SULARDA BİR ŞİİR TEKNESİ

Abilmuhsin Özsönmez, ilk şiir kitabı “Jengi”de, azıcık antilirik suların kıyısında dolaşsa da daha çok lirik sularda yüzdürüyor şiir teknesini. Özsönmez’in insanlık hallerini dillendiren, konusu edinen, onları kitabın bütününe yayılan bir temaya dönüştüren şiirlerinde, bu halleri kendi deneyimleriyle besleyen özne(ler) var. Söz konusu deneyimlerin yolu, kimi zaman kadın erkek ilişkilerine, kimi zaman kimlik meselelerine ve onun açmazlarına, kimi zaman da varoluş sorgulamalarına, mistik olanın karanlık ormanına çıkıyor. Her yolculuğa bir yüzleşme diliyle çıkılıyor ve şiirler boyunca bu dil mümkün olduğunca çoğaltılıyor. Bir gel-git halinin, tereddütlerin, hızlanan yavaşlıkların şiirleri kitapta karşılaşılanlar. Bazılarını önceden dergilerde, fanzinlerde gördüğümüzden olsa gerek birkaç tanıdıkla karşılaşmış olmanın duygusunu da geçiriyorlar okura. Bu duygunun bir sebebi de uzun zamana yayılan bir şiir görgüsünü, birikimini yapılarında barındırıyor olmaları.

“Jengi”, geç çıkmış, ama sanki hep tam vaktini kollamış bir kitap. Ölçüyü kaçırmadan, sözü uzatmadan, taşı gediğine koyan, eksiltili bıraktığı her sözde bırakmadığından daha fazlasını söyleyen, gündelik dile verdiği önemin altını sürekli çizerek yürüdüğü yolun krokisini okura açık eden, vurup kaçan şiirler bunlar: “ellerim onaltı yaşında gül tuttu/ tuttu dikenimi kanattı et/ şimdi ekle bunu sesime ütülensin şivem/ bitişelim kesin değilim kesin değilsin kesinlik/ kazanmakla yeğ biz olasılıkla/ bir şekilde bir müddet ekseriyetle ihtimalle/ bir buçuk ama sen yine de bir”

OYUNCAĞI ŞİİR OLAN HOMO LUDENS

Homo Ludens’in elinden çıkmış şiirler arasında, alınlığı olan -ki o da bir sünnet aktarımı- tek bir şiire rastlıyorsak da yaptığı tarihi, mitolojik, tarihsel, coğrafi, psikolojik vs. göndermeler ve birkaç sınırlı alıntı aracılığıyla oyunbazlığını göstermeden duramıyor ve Metinlerarasılığın, Disiplinlerarasılığın sınırlarına giriveriyor. Bu sınırların içerisinde görsel olarak yer alan “Arkadaşlarını ara”, “Arkadaşını Ekle”, “İsteği İptal Et” gibi grafik müdahaleler de var.

İlk bölümü, Cansever’in “Masa da Masaymış Ha…” şiirinin parodisi olan “Buruş” şiiri, şairin oyun güdüsünü içinde barındıran bariz örneklerden: “çıkardı cebinden yatmış kuponu buruşturdu/ saat yedi otuz saati buruşturdu/ yola indi arabalara baktı/ arabalara bakışını buruşturdu/ pencerelere başını yasladı saçını saçlara/ arabalardan indi şehre girdi/ şehirlere girişini buruşturdu/ börülcenin dökülmesini/ yüz gram Adıyaman tütünü uçak biletinden daha ucuz/ ucuzluğu buruşturdu/ bir kadın koşarak bir anıyı düzeltti saat sekizotuz/ çay bardaklarını saman kağıdını simidi peyniri buruşturdu/ saat dokuzonbir”.

Özsönmez, kurduğu yapı aracılığıyla, okurun yoluna kimi işaretler, ekmek kırıntıları, çakıl taşları bırakıp bazı noktalara tuzaklar kurarak onu da oyuna kışkırtıyor, oyunun içine dahil ediyor ve şiirleriyle, okur-şair-hayat üçgeninde, kolektif katkılarla sürdürülen bir oyun duygusunu kaşıyıp duruyor. Oyunu, bazen tekrarların yıldırıcı -ve ister istemez tekrarlanan dizenin gücünü azaltan- sesini pekiştirerek, bazen sözcüklerin yan yana gelmelerinden faydalanılan yeni ses imkânlarını yoklayarak, bazen de dinî, toplumsal, ruhsal, felsefi çelişkileri diline dolayarak başlatıp sürdürüyor. Yanı sıra “jengi”, buruk bir gülümseyişi hatırlatırcasına, şiirlerin orasından burasından, hınzır, mizahi oyunlarla çıkıp farklı tonlarda bir görünüp bir kayboluyor: “Jeng kokuyor gamzen sevgi sözcükleri gibi”, “Bu bahar çok jeng olacak sürt ıslığını havaya”, “Jengâne” gibi.

ELEŞTİREL BAKIŞ

Kitabın bütününde kendini hissettiren bir başka unsur ise eleştirel bakış. Eleştirel bakış zaman zaman öznenin kendisine yönelirken çoğu zaman düzeni, sistemi hedef alıyor. “Seraplı Amniyon” başlıklı şiirin ilk dizeleri bir özeleştiri örneğiyken sonraki dizeler sistem eleştirisine evriliyor: “Aramıza çatılan kılıcın körleşmesi intiharın kusurudur/ düğümlerimizde salınan uyum dublörlerine ödediğim/ et vergisi bok vergisi ve merhaba vergisiyle/ haber bültenlerinden sonra format atıyorum anneme”.

Şiirlerde, eleştirel dilin kullanıldığı her seferinde, sesini gücünün yettiğince, sonuna kadar yükselten, tedirgin edici, sözünü sakınmayan, ağzı bozuk, küfürbaz, agresif bir öznenin varlığı duyuruyor kendini. Bu ses, bir yandan korkusuzluğunu sergileme peşinde olduğu izlenimi yaratırken, diğer yandan da eleştiri oklarını hem kendine hem de sistemin böğrüne fırlatıyor. Sistemin bir unsuru, ona eklemlenmiş bir uzuv olduğunun bilinciyle kurgulanan bu türden bölümler, ne söylediğinin sonuna kadar farkında olan öznenin içten itiraflarına da dönüşüyor. Sözü edilen yaklaşımın en zirve örnekleri, “Benim Abi Hani Hep Cumartesileri Kalıyorum Ya” şiirinde bulunan, ilk bölümün son dizesi “pencereyi kapatsana Kürtçe konuşacağım” ile şiirin son dizesi “pencereyi açsana Türkçe konuşacağım”. Şair istemeden bir zorunluluğa dönüşen teslimiyeti, huzursuzluğu, kimlikler ve anadil üzerinden kurulan baskıyı, bu iki dize üzerinde yoğunlaştırarak, kişisel deneyimin gerilimini sistem eleştirisiyle buluşturup şiirinin en sağlam iki kolonunu inşa ediyor.

“Jengi”* kesinlikle okunmalı.