kuş abaküs

sokağın öbür ucundan görünce sırtımı dönemedim
biraz daha baktım memurlara
ne cama ne de camın ardına bakıyorlardı
mürekkepli ellerini bir gülü giyotine iter gibi ceplere
kumrular ardiyenin çatısına ondokuzuncu kez kondular

bir şey bir şeyi emziriyordu duyuyordum
bir kedi bir kediyi bir köpek bir köpeği bir taş bir başka taşı
emzirilen her şey süte benzer ben sırtıma memurlar cama
kumrular ardiyenin çatısına yirminci kez konarken
tamamlanır iki renk kalemle alışveriş listeleri

dönemedim diğer sokağa sırtımı
kopmayan hayvan yerlerini ve iki kavağın arasındaki takvimi
gördüğümde ben bunları memurlar
bir santim bile kıpırdamadılar yerlerinden
elleri gözleri yüzleri ayakları ve kararmış bir yığın yelkovan
bir kez bile bakmadılar bakmadıkları yere
sürekli baktılar baktıkları yere
ne aşağı ne yukarı
ne dönemediğim sokağa
ne de sırtımı gördüğüm sokağa
kumrular yirmibirinci kez kondular ardiyenin tepesine

duruyordu bir şey bir şeyin içinde duyuyordum
durmadan duyuyordum bir camın içinde
memurları ve iki kavağın arasında hışırdayan takvimi
bir yer bir hayvanın çatısında
kolay inilir patikalar kan çekilen damarlar
bakarak olunan gül ta Akdenizde kesilir elimizle
birkaçbinyıl ıslak tutulan dilekler
kanımı çektim içime dedimki tutar
kumrular yirmiiki keredir

bir ışık açtı ağzını diplerden bir oda
seslendi iki park çiçeğinin uyuduğu bir bardak suya
üflemiş Meryem dizine İsa’nın
duruyor acıyla yanyana et ve merhamet
kumrular sayamazlar ikiden fazlasını


<yayımlanmamış şiir>

İNCELİĞİN DİLLE RAKSI: Abilmuhsin Özsönmez’in “Jengi” Şiir Kitabı Üzerine – Gül Yıldız   (CAZKEDİSİ Şiir ve Şiir Kültürü Dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2020, sayı 20)

Şiir, edebiyatın hiç kuşkusuz en sanatsal hali. Öyle ki edebiyat ve sanat diye bir ayrıma gidilse şiiri, sanata dahil etmek daha uygun düşer. Üstelik şiir, retoriğin de çok ötesine düşen sanatsal bir edim. İşte, söz konusu sanat olunca şiir eleştirisi, ancak öznel değerlendirmelerle inşa edilebilir. Estetik alana eğilen pek çok düşünür, buna hemfikir kuramlar üretmişlerdir. O halde, salt öznel değerlerden bahsediyorsak; birkaç notadan ve derinliği olmayan güftelerden ibaret bir pop şarkısıyla Ay Işığı Sonatı’nı birbirinden nasıl ayıt edebiliyoruz veya ona hangi ölçütlerle hiyerarşik bir değer biçebiliyoruz? Müzik, belirli rasyonel bir dizinin farklı devinimleriyle ortaya çıkarken; şiir de dil gibi salt ussal bir malzemeden oluştuğuna göre; böyle örtük ölçütler sıralamak belki mümkün görünüyor. Oysa, şairlerin ya da şiir üzerine yazanların veya şiir okurlarının da teslim edeceği üzere, şiir için sabit ölçütler belirlemek epey güçtür. Buna istinaden öncelikle, kendi sübjektif yargılarımın başlıca kriterlerini sıralamak istiyorum. Her sanat dalı gibi şiirin de sınırsız özgürlük talebini göz önünde bulundurunca, bu ölçütlerin ne kadar esnek olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Genellikle okunmaya değer gördüğüm kitaplar üzerine yazdığımı hesaba katarsak, sadece bir yol haritası şeklinde şiiri hangi ortak değerler üzerinden ele aldığımdan bahsetmek gerek diye düşünüyorum.

Karşıma çıkan yeni bir şiirin, öncelikle gerçekten de yeni mi olduğuna bakıyorum. Bu kıstasta aradığım özellik, kelime seçimlerinde klişelerden kaçınma ya da biçimsel özgünlük değil; şiirin yeni bir şey söyleyip söyleyemediğiyle ilgili. Daha önce hissetmediğim ya da üzerine düşünmediğim bir gerçekliği veya çok aşina olduğum bir hissi, fikri, mekanı, zamanı, nesneyi ya da durumu daha önce hiç ifade edilmediği şekilde dile getirebilmiş mi?

İkinci kriterimi ise kültürlere aşırı vurgu yapıldığı post modern çağımızda biraz öznel bir arayış sayabiliriz; zira günümüzde yerellik bir paradigmaya dönüşmüş durumda. Aksine, benim için ise evrensellik fikri, şiirde halen öncelikli olarak tercih ettiğim bir ölçüt. Elbette şunu da hemen eklemem gerekiyor ki dönemsel ya da güncel ifadelerin veya mekânsal betimlemelerin yer aldığı pek çok başucu şiirim de bulunmakta. En azından kendi şiirime ilişkin konuşmak gerekirse, ben sürekli ve hızla değişen teknolojiye ilişkin sözcüklere nadiren başvuruyorum ya da tüm dünyaca benimsenmesi zor; belirli bir bölgeye özgü kültürel öğelerden elimden geldiğince kaçınmaya çaba sarf ediyorum. Tabii, dünyanın her ülkesinde kuşaklar boyu okunacağımdan değil ama ne de olsa çoğu şair/yazar yapıtına güveniyorsa daha çok kişi tarafından okunup anlaşılmak ister. Belki bunun temelinde bu güdü yatıyordur.

Şiir okurken, üçüncü olarak baktığım kriter ise şiirin estetik yönü ki bunun için her ne kadar lirik bir yapı arıyor olsam da lirik nitelikten bir hayli uzak pek çok serbest ölçü ya da deneysel şiiri büyük hayranlıkla okuduğumu/dinlediğimi ve ‘güzel’ bulduğumu hemen belirtmeliyim.

Tüm bu kıstaslar bir yana, şiirde en temel ölçütüm diye nitelendirebileceğim ölçüt ise; anlam.  Dil ile yapılan bir sanatta anlama öncelik vermek, tabii ki doğal karşılanabilir. Buna karşın, günümüzde şiirin anlamı genellikle arka plana atılmış bir durumda. Üstelik, sadece şiirde ve sadece günümüzde değil; daha önce resim sanatında da bu konu epey tartışılmıştı. Şu aralar, tercüme etmekle uğraştığım Kandinsky’nin “Sanatta Maneviyat Üzerine” adlı kitabında, sanatçı, dışsal biçimin değil; içsel anlamın altını çiziyor. Kandinsky’ye göre, sanatın ruhu, yapıttaki “ne” sorusuyla ilintilidir; “nasıl” sorusu ise onun sadece değişken bedeni olmaktan öteye gidemez. Varsaydığım söz konusu dikotomide, nihayet, şiirde biçim, bedeni temsil ederken; anlam ise ruhu temsil eder. Öte yandan, anlam da kendi içinde bir görecelik taşır. O halde, şiirde anlamın içsel niteliğine nasıl karar verdiğim sorusu akla gelebilir.

“Hakikate yaklaşmış olan”, “saf iyilik barındıran”, “güzelliğin en güçlü ifadesi”, gibi betimlemeler, elbette belirli öncüllere dayanacağı için anlamın niteliklerinin nihai bir tanımını vermekten uzaktır. Nasıl ki iyi kitap seçebilmek için her şeyden önce çok kitap okumak gerekiyorsa; anlama ilişkin fikir yürütmek de buna benzer bir süreç gerektiriyor. Elbette çok okumak, kendi başına yetersizdir; okuduklarımıza dair düşünmek de bir o kadar elzem. Buna ilişkin popüler bir analoji vardır: İngilizce bir kavramla ifade edersek “digestion” (sindirim) yani bedenimize uygun olanları hücrelere katıp; lüzumsuzlarını dışarıya atmak. Vücudumuz bunu, besin seçimi haricinde bilinçdışı işleyen muazzam bir sistemle gerçekleştirirken; düşünsel zeminde bu, ayrı bir çaba; dogmalardan arınma ve yeni bilgileri ekleme gibi bilincin dahil olduğu karmaşık süreçler gerektirir. Okuduğunu özümseme eylemi, kişiye bütün bir ömür süresince kendi hayatından ve çevresindeki insanların yaşamlarındaki örneklerden deneyimleyebileceği bilgilerin katbekat fazlasını sunar. Aslında, sevgi de dahil; biz her şeyi “öncekilerden” öğrenip akıl/vicdan terazisinde sürekli güncelleriz ve bunda, konuya ilişkin kaleme aldığım tezimde de belirttiğim gibi masalların yanı sıra yazılı kaynakların payı oldukça büyüktür. Özetle, çok okuyan, anlama daha çok yaklaşır.

Şiirde olduğu gibi her yazılı örnekte, failden bağımsız olarak metne odaklanmak gerektiğini öneren yapısalcı yaklaşıma yatkın olmamın yanı sıra özellikle de şiir gibi yazın türlerinde anlamın okur tarafından defalarca yeniden üretildiğini de yadsımamak gerektiğini düşünüyorum. Şiirin gizemli büyüsü ve gücü de muhakkak ki buradan geliyor. Pek tabii, şairinden ve onu çevreleyen koşullardan tümüyle bağımsız bir şiirden söz etmek de fazla inatçı bir tutum olur. Özellikle de sosyolojik etmenleri şahsen göz ardı edemeyeceğim için; tam da bu sebeple, önyargılarımdan- her ne kadar onları en aza indirmekle övünsem bile- daha uzak bir değerlendirme için şairin biyografisine dair asgari veriyle okumaya koyuluyorum. Öte yandan, çağdaşım pek çok şairi tanımış olmaktan da ayrı bir kıvanç duyduğumu belirtmek isterim. Müslüm Çizmeci, İnan Ulaş Arslanboğan, Kadir Aydemir, Haydar Ergülen, Cenk Gündoğdu, Altay Öktem ve Ufuk Akbal gibi sayabileceğim böyle pek çok isim var; ne mutlu bana ki hem onları bizzat tanıdım hem de şiirlerini.

Bu yazıda, çok kısa bir süreliğine ayaküstü sohbet edebildiğim bir şairin ilk şiir kitabını naçizane değerlendirmek niyetindeyim. Yayınevim Lethe Kitap’ın Karga Bar’da düzenlediği kitap tanıtım etkinliğimizde karşılaştığım Abilmuhsin Özsönmez’in şiirlerinden bahsedeceğim. Hemingway’in, aynı kulvarda rekabet ettikleri için diğer yazarlardan uzak durulması gerektiğine ilişkin savının aksine; Özsönmez, ‘öteki’ şairleri desteklemekten hiç kaçınmıyor. Özsönmez, yıllardır şiirin içinde; dolayısıyla bir hayli damıtılmış bir şiir kitabıyla şiirdeki uzun soluklu emeğini taçlandırdı. Özsönmez’in şiir kitabı “Jengi”, Natama Yayıncılık tarafından 2019 yılında yayımlandı. Kitabın kapağında yer alan kız çocuğu resmi de şairin “Allahım kız çocukları neden senin en geniş özetin” mısrası ile tam örtüşüyor. Buna, ancak incelmiş bir ruhta meydan gelebilecek ‘şair hassasiyeti’ diyebilirim.

Ülkenin toplumsal arka planındaki olaylara karşı duyarlı bir şair olduğunu pek çok dizesinde hissettiren Özsönmez, kitabın genelinde, insan, yaşam, ölüm, yalnızlık, zaman, özlem, çocukluk, sevgi gibi evrensel temaları işliyor. “Aşk” kelimesini hiç kullanmamış; sevgi birkaç şiirde, tam da yerinde geçiyor. Belki de şair aşka bencilce bir tutku, sevgiye ise koşulsuz bir duygu anlamlarını yüklemiştir; kim bilebilir? ‘Aşk’ sözcüğünü bir şiir kitabında hiç kullanmamak, Georges Perec gibi hiç e harfini kullanmadan Fransızca roman yazmak gibi bir şey; ustalık ister. Bu noktada, Deleuzecü laf kalabalığına girip minör edebiyat yakıştırmaları yapmayacağım. Özsönmez’in kelime dağarcığının enginliği tüm şiirlerine sızmış; dolayısıyla metaforları da bir o kadar yetkin bir hal almış. Yapılan akademik bir araştırmada, şiirsel imge oluşturmada şairler tarafından en sık kullanılan kelimeler şöyle sıralanıyor: “deniz, ölüm, yürek, güneş, kalp, gözler, toprak, gök, çocuk, rüzgar, ses, bulut, ruh, şiir, gece, yalnızlık, gül, su, uyku, rüya, hüzün, zaman. Özsönmez’in de şiirlerinde ustalıkla yer verdiği bu sözcükler arasında “gül” benim en çok dikkatimi çekenler arasında. Neden acaba, ‘gül’ imgesini kullanan şairlere karşı ayrı bir sempati duyuyorum. “gülün nasıl açtığını not al”, “ışığı geriye eğen şey ne/gül mü?”, “gülü gözle yormayı ben sözcüklerden öğrendim”, “eğilip durur her seferinde gülü çizer güneşe gözüm”, gibi dizelerde sanki divan edebiyatının esrikliği seziliyor.

Şair, ‘zaman’ temasını da ‘yelkovan’ ve ‘akrep’ imgeleriyle sıkça işliyor şiirlerinde. Kitaba adını veren ve benim de en beğendiğim şiirler arasında olan “Jengi” adlı şiirden: “zaten o an orada saat sıfır sıfır sıfır sıfır/kumlar yelkovanlar jengi”. Şairin sık başvurduğu bir başka metafor ise “et”. Şiirlerde daha çok “kan” ile ilişkilendirilmiş olan “et”, bana Ufuk Akbal’ın şiirlerindeki “ten” sözcüğünü anımsattı. “Ölüm” ise daha çok konu bağlamında şiirlerde çoklukla karşılaştığımız bir kavram: “çiçek ve ölüm başka bir şeye benzer belki”, “sır olmaz ölüler arasında/sese bulaşan her şey paslanır”. Bu efsane dizelerin yanı sıra içinde metafizik barındıran dizeler de sıkça göze çarpıyor: “Yüzüncü adı güneş olsun”, “kapandığında cennetin yankısı”, “ağzına al çekilmiş azap”, “yüzündeki tufanımı kurula”, “Suları Musa’dan çok önce bölen”, “kanıyor çarmıh çiviler jengi”, “bir fotoğraf koy üstüne sıratın”, “Yüze yakın sözcük bir bardakta eridi/bu kanatlar birden çıkmadı”. Zaten şair, kitaptaki son şiirinde Dante’ye selam vermeyi de eksik etmiyor. Şair, anlamın derinliğine, dirimin yoluyla da inmeyi başarıyor ki bunu yapan şair sayısı daha azdır. “virgülün kuyruğunu silen/yolunu kaybetmiş bir ışık/yayılmalı yüzüme gülümsemeliyim”, “zerdali yapraklarını toprağa mühürleyen turnusol yağmurlar/vefalı metanetler taşıyor ömrüme”, “ürkerek gömleğinin buruşuğundan göğsüne/çıkardı cebinden yatmış kuponu buruşturdu/…korkuyor yırtmaktan buruşturuyor her şeyi”, “ağacın sustuğu dal kesilince/gök sesinden ilk katreyecek ayıkladıkça çıkanları atıp içine”, “öpmek med öpmek cezir/geçerdi kumdaki izler”, “günlerce bakıp soru sormayacağım denize”, “yazıladurur ince divitle hep aynı soru.” İnsanı, derin anlamlara doğru yolcu eden mısralar bunlar; üstelik metaforları kişiye özgü seyahatlere çıkaran cinsten. Elbette bu dizeleri, şiirin kendi kontekstinde okuduğunuzda daha da engin bir haz vereceğini hatırlatmakta fayda var. İyi bir şiir yazmak için, her şeyden önce insan olarak belli bir noktaya erişmek gerektiğine inanıyorum. Daha önce sözünü ettiğim, kitaplarla genişlettiğimiz deneyimlerimizin yanı sıra düşünsel açıdan ve bu fikirleri yaşamımıza uygulama doğrultusunda ulaşılan bir nokta ya da noktalar. İnsanın güçsüzken haksızlıkla karşılaştığında, gücü eline alınca haksızlığı tekrar etmemesi durumu. Yani insanın, “yasını tuttum beni sokan bütün arıların” diyebilmesi. Bu da bence bir ruh inceliğine yol açıyor. Elbette bu incelikte sadece kitapların değil, her sanat dalının, müziğin bizzat katkısı sonsuz. İşte sanatçı, kendi nezdimde böyle bir insan ve tam da bu nedenle sanatı da incelikli oluyor. Şairin “dikleşiyor inceliğin dille raksı” dizesine yakışır şiirler var bütün bir kitapta.

ABİLMUHSİN ÖZSÖNMEZ’İN İLK ŞİİR KİTABI “JENGİ” ÜZERİNE:BURUK, GÜLÜMSEYEN, YEMYEŞİL BİR YÜZLEŞME DİLİ -Erkan Karakiraz   (ORLANDO Dergisi, Eylül-Ekim 2019, sayı 3)

Lirik ve kapalı şiirin alametifarikalarından biri, kendinde kalanı, başkasına tam manasıyla geçmeyeni dillendirmesindedir. Biçimin, sözcük seçimlerinin, varılmak istenenin, aslında sebebin sınırları içerisinde varlık göstermesi söz konusudur. Şiirin yapısına zerk edilip varlığıyla yekvücut olmuş bir dil hakimdir onda. Antilirik şiir ise bu karışma, bütünleşme halini kırmak, parçalamak niyetindedir daha çok. Kendi inşa ettiği evin her bir odasının kapılarını açmanın ya da sımsıkı kapatmanın tüm kontrolünü elinde tutar ve yıkmaya, bozmaya da lirik şiirden daha fazla meyillidir. 2000’lerin başlarından bu yana, kendini çok daha baskın bir biçimde duyuran antilirik ses, bıraktığı etki açısından bir zamanlar Garip şiirinin maruz kaldığına benzer sert bir tepkiyi çekiyor üzerine hâlâ; ancak zaman, onun kodlarının, niyetinin, yapı taşlarının neler olduğunu gösterecektir tepki gösterenlere ve elbette sonraki kuşağın şiir okurlarına da.

LİRİK SULARDA BİR ŞİİR TEKNESİ

Abilmuhsin Özsönmez, ilk şiir kitabı “Jengi”de, azıcık antilirik suların kıyısında dolaşsa da daha çok lirik sularda yüzdürüyor şiir teknesini. Özsönmez’in insanlık hallerini dillendiren, konusu edinen, onları kitabın bütününe yayılan bir temaya dönüştüren şiirlerinde, bu halleri kendi deneyimleriyle besleyen özne(ler) var. Söz konusu deneyimlerin yolu, kimi zaman kadın erkek ilişkilerine, kimi zaman kimlik meselelerine ve onun açmazlarına, kimi zaman da varoluş sorgulamalarına, mistik olanın karanlık ormanına çıkıyor. Her yolculuğa bir yüzleşme diliyle çıkılıyor ve şiirler boyunca bu dil mümkün olduğunca çoğaltılıyor. Bir gel-git halinin, tereddütlerin, hızlanan yavaşlıkların şiirleri kitapta karşılaşılanlar. Bazılarını önceden dergilerde, fanzinlerde gördüğümüzden olsa gerek birkaç tanıdıkla karşılaşmış olmanın duygusunu da geçiriyorlar okura. Bu duygunun bir sebebi de uzun zamana yayılan bir şiir görgüsünü, birikimini yapılarında barındırıyor olmaları.

“Jengi”, geç çıkmış, ama sanki hep tam vaktini kollamış bir kitap. Ölçüyü kaçırmadan, sözü uzatmadan, taşı gediğine koyan, eksiltili bıraktığı her sözde bırakmadığından daha fazlasını söyleyen, gündelik dile verdiği önemin altını sürekli çizerek yürüdüğü yolun krokisini okura açık eden, vurup kaçan şiirler bunlar: “ellerim onaltı yaşında gül tuttu/ tuttu dikenimi kanattı et/ şimdi ekle bunu sesime ütülensin şivem/ bitişelim kesin değilim kesin değilsin kesinlik/ kazanmakla yeğ biz olasılıkla/ bir şekilde bir müddet ekseriyetle ihtimalle/ bir buçuk ama sen yine de bir”

OYUNCAĞI ŞİİR OLAN HOMO LUDENS

Homo Ludens’in elinden çıkmış şiirler arasında, alınlığı olan -ki o da bir sünnet aktarımı- tek bir şiire rastlıyorsak da yaptığı tarihi, mitolojik, tarihsel, coğrafi, psikolojik vs. göndermeler ve birkaç sınırlı alıntı aracılığıyla oyunbazlığını göstermeden duramıyor ve Metinlerarasılığın, Disiplinlerarasılığın sınırlarına giriveriyor. Bu sınırların içerisinde görsel olarak yer alan “Arkadaşlarını ara”, “Arkadaşını Ekle”, “İsteği İptal Et” gibi grafik müdahaleler de var.

İlk bölümü, Cansever’in “Masa da Masaymış Ha…” şiirinin parodisi olan “Buruş” şiiri, şairin oyun güdüsünü içinde barındıran bariz örneklerden: “çıkardı cebinden yatmış kuponu buruşturdu/ saat yedi otuz saati buruşturdu/ yola indi arabalara baktı/ arabalara bakışını buruşturdu/ pencerelere başını yasladı saçını saçlara/ arabalardan indi şehre girdi/ şehirlere girişini buruşturdu/ börülcenin dökülmesini/ yüz gram Adıyaman tütünü uçak biletinden daha ucuz/ ucuzluğu buruşturdu/ bir kadın koşarak bir anıyı düzeltti saat sekizotuz/ çay bardaklarını saman kağıdını simidi peyniri buruşturdu/ saat dokuzonbir”.

Özsönmez, kurduğu yapı aracılığıyla, okurun yoluna kimi işaretler, ekmek kırıntıları, çakıl taşları bırakıp bazı noktalara tuzaklar kurarak onu da oyuna kışkırtıyor, oyunun içine dahil ediyor ve şiirleriyle, okur-şair-hayat üçgeninde, kolektif katkılarla sürdürülen bir oyun duygusunu kaşıyıp duruyor. Oyunu, bazen tekrarların yıldırıcı -ve ister istemez tekrarlanan dizenin gücünü azaltan- sesini pekiştirerek, bazen sözcüklerin yan yana gelmelerinden faydalanılan yeni ses imkânlarını yoklayarak, bazen de dinî, toplumsal, ruhsal, felsefi çelişkileri diline dolayarak başlatıp sürdürüyor. Yanı sıra “jengi”, buruk bir gülümseyişi hatırlatırcasına, şiirlerin orasından burasından, hınzır, mizahi oyunlarla çıkıp farklı tonlarda bir görünüp bir kayboluyor: “Jeng kokuyor gamzen sevgi sözcükleri gibi”, “Bu bahar çok jeng olacak sürt ıslığını havaya”, “Jengâne” gibi.

ELEŞTİREL BAKIŞ

Kitabın bütününde kendini hissettiren bir başka unsur ise eleştirel bakış. Eleştirel bakış zaman zaman öznenin kendisine yönelirken çoğu zaman düzeni, sistemi hedef alıyor. “Seraplı Amniyon” başlıklı şiirin ilk dizeleri bir özeleştiri örneğiyken sonraki dizeler sistem eleştirisine evriliyor: “Aramıza çatılan kılıcın körleşmesi intiharın kusurudur/ düğümlerimizde salınan uyum dublörlerine ödediğim/ et vergisi bok vergisi ve merhaba vergisiyle/ haber bültenlerinden sonra format atıyorum anneme”.

Şiirlerde, eleştirel dilin kullanıldığı her seferinde, sesini gücünün yettiğince, sonuna kadar yükselten, tedirgin edici, sözünü sakınmayan, ağzı bozuk, küfürbaz, agresif bir öznenin varlığı duyuruyor kendini. Bu ses, bir yandan korkusuzluğunu sergileme peşinde olduğu izlenimi yaratırken, diğer yandan da eleştiri oklarını hem kendine hem de sistemin böğrüne fırlatıyor. Sistemin bir unsuru, ona eklemlenmiş bir uzuv olduğunun bilinciyle kurgulanan bu türden bölümler, ne söylediğinin sonuna kadar farkında olan öznenin içten itiraflarına da dönüşüyor. Sözü edilen yaklaşımın en zirve örnekleri, “Benim Abi Hani Hep Cumartesileri Kalıyorum Ya” şiirinde bulunan, ilk bölümün son dizesi “pencereyi kapatsana Kürtçe konuşacağım” ile şiirin son dizesi “pencereyi açsana Türkçe konuşacağım”. Şair istemeden bir zorunluluğa dönüşen teslimiyeti, huzursuzluğu, kimlikler ve anadil üzerinden kurulan baskıyı, bu iki dize üzerinde yoğunlaştırarak, kişisel deneyimin gerilimini sistem eleştirisiyle buluşturup şiirinin en sağlam iki kolonunu inşa ediyor.

“Jengi”* kesinlikle okunmalı.

İkame Reyonu

çok kapsamlı bir hümanizma yoksa yüz kaslarımız var
şemsiyelerle aşağı yukarı aynı prensiple çalışırlar
suyun benzetilmekle bahtiyar olacağı şeyler sevilir
beyaz ışık varsa solucan gövdesi senindir
hayatını bölüp bütün hareketi
hareketi bölüp bütün hayatını parlatabilirsin
sonunda kara görünür restart yapınca
irili ufaklı çukurlar açılı kiminde et kiminde karaağaç
nakarata yetişirsin bir nehir misafir olur gırtlağına
sanırım şöyle iner masaüsütüne
bu ölüyü tanıyorum nereyi imzalayacağım

elverişli bir nefret oluşmadığında kabuğu yaradan yaparlar
elinize geçen bütün sitemlere tek tek bakabilirsiniz
ilk kez havaya değen bir begonvilin çıkardığı ya da
unutmamak için bir sözcüğün üzerini çizdiğinizde kalemin sesine
bir hayvanı tanıyamazsınız bir hayvanı izleyebilirsiniz
tasmalar eğilmiş zıpkınlar çatırdamıştır
neredeyse bütün yangınların tek kusuru sönmesidir
geriye kalan şey öngörülemez ve maharetlidir
şarz bitince şarkının sonu duyulmadı
galiba şuna benziyordu
istiridye yorulduğunda istiridye olmaktan
bir kılıç balığı çizer o gece yakamozu

bir şey olmadığında bir şey
olduğundaysa başka bir şey oluyor
bir bildiğim var güneş doğuyor
bir bildiğim var güneş batıyor
zangoç hızla asılıyor halata
akşam olmuş biberleri sulamalı


Kökşiir Şiir Sanatı Dergisi’nin dijital olarak yayımlanan 9-10 Birleşik Sayısında (Haziran/2020) yayımlanmıştır.
https://drive.google.com/drive/folders/1jQo4gD-aLwNDp5oePYcm6VCo7SR8Mhol

Müslüm Gürses- Kalbini Mahşere Götür (1981)İntrosuna Ornitolojik Bir Yaklaşım Denemesi

biz konuştuk anlaştık dedi ekinoksun her anını
yani şurası güzeldi filan boş şeyler bunlar
her kuş ayrı bir uçmakla uğraşıyorsun
ellerimi mi ısıtayım yaşları mı sileyim
biraz sakin olmalıyız kırkaltı oldu
gözünü çatlaktan alama kuş çok güzel

kalbini mahşere götür istersen
sana verilecek sevgi yok bende
yılları su gibi boşa harcadın
uğrunda ölecek takat yok bende

onlar gibi oldun mu sarılıncalar sana
insan ısısı öyle bir şey mi ya
düğmeyi çevirince vpn açınca aynı şey hemen hemen
belki yarım kilodan fazla içip sendelediğinde ölüler tutar seni
bazı kemiklerimi sardıklarında güllü şarpalarla
bir yengeç tutmuştu ellerimi
kim getirdi bu yengeci marmarise barut kokuyor diye bağırıp
unuttuğum kan tutar mı beni ısıtmıştı
gözünü çatlaktan almıyorsun değil mi kuşu ne yaptın?

gençliğim kuş olup uçtu elimden
mutluluk sözcüğü düştü dilimden
küllerim savruldu yıllar önceden
sana verilecek sevgi yok bende

dünya saatime yakışmıştı bir gülüşün istanbula gömdük
bir şeyler yazdım oku onları anneni affet
hava çok soğuk sağ kalmaya yarayan yol çok soğuk
günümüze dönersek bir eposta geldi
bütün ekinoksların yaprakların küreklerin diyor
gocukların zencefillerin helvaekmeklerin
ilk cemre düşmeden müdürlüğümüze gönderilmesi hususunda
şarkıların hepsi aklımda mırıldanmam an meselesi
bir yaşamak var alnıma değiyor ayağıma dolanıyor
elimde ölü bir dil balığı zivziv dolanıyorum sokaklarınızda
elimde bir dil balığı diyorum kuşu siktir et yürürüz zaten şurası bak
bak şurası gözünü çatlaktan alamıyorsun değil mi?

zannetme suçunu maziye gömdüm
zannetme uzakta özleme döndüm
zamanla içimde kararıp söndün
sana duyulacak özlem yok bende


Ali Tekintüre (1953-2017)

Sürem Şiir ve Eleştiri Dergisi 4.sayısında (mart-2019-dijital) yayımlanmıştır.

tökezin güncesi

otuz gün e’leri bozuk yazdım
sonra bıraktım ellerini harflerin
yaslandım ziftine kanımın
çektim ağı adını verdim ne çıktıysa
ne bordaya yasladığım dizimde sızı
ne götüme yapışmış lodosta kararan ışık
kararan ışığın yazılışı kadar zırva
sadece hastaların bildiği çiçekleri söyleyince
araya herhangi bir edat almadan seri şekilde dünya hey!
azcık yer var gel maske sandığımda hey!
inanmadın bir kuş olduğuna orada
bir ağaç konuşmaz böyle demedin
ne yolu ne tekeri düzelttin

gelip oturdum oturmuşluğunuza baktım kalkmışlığınıza yürümüşlüğünüze bu bulutlar baktım gözlüğünüzün camını silmişliğinize bütün pencerelerimle bir hikaye tıkır tıkır sokaklarınızda okudum eskimedi sözcükleriniz baktım gülüyorsunuz yanaklarımı kaldırdım yukarıya toprak kokumu bastırmak için bu bendeki ekşi sütü havalandırıp bir eve dönüşünüze bir su kaynar bir perde değer camlara baktım

çıktı e’leri düzelttim on dakika sürdü yerel saatle alçı
ağı katladım maskelerimi ütüledim
köpeğin kırmızısı solmuştu birkaç cumartesi sürdüm
dışarılara çıktı topraklarım begonvil ektim
hiç olmamışlarından biraz sen çoktular aralara serpiştirdim
sola doğru döndürünce camiye benziyor yazdıklarım
bir yılın kaç gün olduğunu bildiğim için herkese mutlu yıllar diledim
ve ekledim
say gı sunuyorum
sev gi sunuyorum


Kökşiir Şiir Sanatı Dergisi’nin 8.sayısında (ocak-şubat-mart 2020) yayımlanmıştır.

Fiilleri Ararken Gelişen Funky Ağıt

ne zamandan beri kayıp ikisi ölüden kalan uğurlu fillerin
ne zamandan beri kayıp ölüden kalan uğurlu fillerin ikisi
bu ikisini aynı anda düşünerek gökyüzünü
bütün o bulutları olduğu gibi bırakıp
ilgili aplikasyonları indirip tütünümü sardım
iki kayıp uğurlu fili bulm
iki uğurlu kayıp fili bulm
iki fili bulmak için
gidip biraz da Muğla’da içeyim dedim
kalemin içine iki mürekkep koyup
mavi ve daha az mavi
rüyalarda tam olarak duyulmayan bir harfi eğerek
yorgun semerleri de eski patikalara eşşek gibi sürüp
şimdi biliyor mesela şehir kaç potin eskittiğini
istersen say biliyor ışıkları bir bir durdu
fakat şimdiki şuydu
kuş ölmüştü diğer kuş ona bakıyordu
diyelim saat onbirde ölmüştü
diyelim ben bunu saat onyedide gördüm
diyelim saat sekize kadar bakmaya devam etti kuş ölü kuşa
diyelim güneş doğdu
diyelim sisler karşı dağlarda
diyelim dağılmaya başladı
diyelim otobüsler ilk yolcularını
diyelim sular kaynadı
diyelim ilk sesi çay kaşığı günün
biri yerdedir orası kesin filleri kaybolmuştur ya da bir sapan
uçmuştur diğeri rüyalarında salça tepsileri
gürültüler ve portakal isleyen memur dumanları
birisi yerdedir ve iki fil kayıp

izlerden başlamalıyım yerinden edilmiş çiçeklerden
söküldüğü çukurun başına devrilmiş
bütün sessizlikleri açık maviyle değiştirmeliyim
saat üç ölü biliyorum saat ondokuz da ölü
saat yirmi fillerin tanesi sekiz nokta altı gram
açık maviye döndüğünde mürekkep durmalı
durunca açık maviye dönmeli mürekkep
özledim suların yetemediği çelikler gibi parlayan hırlamamı
çarçabuk bulurdum filleri ve kuşları

baslar: Majolica seramik
ziller: Feng Shui eşyalar
üflemeliler: Oktay Rifat -Ölen şiiri
gitarlar: Marcel Proust -Albertine Kayıp
yaylılar: Gündem Yaylı Grubu


Kökşiir Şiir Sanatı Dergisi’nin 7.sayısında (ekim/kasım/aralık 2019) yayımlanmıştır.

Çipuraçello

Allah biliyor ya denizdeydi bunlar
yerde yürünüp havada uçuluyordu 
sabıka kayıtları tertemizdi çiçeklerin
batıyordu güneş bir toprak çıkıntısının arkasında
dağ dağ idi ağaçsa ağaç
ama kefeler bir kez gülümseyince çerçiye
katırın hemen yanında başladım konuşmaya yırtık fistanımla
koştu balıklar dağa başladım ağacı beklemeye
aldırmadım inatla denize bakmanıza
kurtçuklarını yedim saydım yapraklarını nota nota
bildiğim ne kadar çiçek varsa kabuğuna fısıldadım
uğuldadı balıklar büküldü yol marşlarla ilerlediler
hece marşı aruz marşı serbest marşı ve buğulama
yol boyu ekinezyalar sarıpatlar kasımpatlar ve altı
tek ağacı bu tek dağın yeniden çatılıyor
çığlığı şarkıdan ayıran iyi tutmuş bir pilav
kuşe bir zamanı dikerek yüzgeçleriyle
uygun ses marş marş giden derya kafilesine bakıyor

Denize bakıp  şeyleri sivriltip şeylere batırıp yediniz
denize bakıp şeyleri kaynatıp şeyleri dondurup sakladınız
denize bakıp eski ölülerin etleriyle hızla oraya buraya vız vız
denize bakıp suyu aşağı yukarı döküp renkli camlar
denize bakıp limon gibi sıktınız balinaları
denize bakıp görmek için bildiğiniz şeyleri
denize bakıp çeliği erittiniz çocukları ve kadınları

Her ayın dört günü dört balık yağmur yağdırır
sızar salyangozundan katreler çipuraçellonun
Eric Satié’nin ruhu iner yüzlerce şemsiyeyle
şemsiyelerin altları denizi üstleri patikaları siler
gülü ve telveyi hiçbir şey silemez çünkü
gülü ve telveyi hiç kimse çizemez
Şeyhim samıt idi bakmayın denize
ben bir gevezeyim bakmayın denize
alın kefe ölçün kefe biçin kefe
balık malık yok orada


Natama Şiir ve Eleştiri Dergisi’nin 20.Sayısında (Ekim-Kasım-Aralık 2018) Yayımlanmıştır.

kırpılmış trenler

darası eksik alınmış çeşitli hayvan renklerinde iyelik ekleri
ilk karbondan bu yana toprak tecrübesine rağmen
bütün hanelere tohum şeklinde saçılmış ne varsa
kırpılmış trenler içinde beklemek üzere ama

diyelim şemsiyen ters ellerin cısbilirkişisi
e dümdüz tabanların et yemişliği de var
kırığı denklemleyen it bile varıyor
karbon menziline kırpık trenlerle çünkü

gen o suyu içtün urlarca musallalarda cıncık taslarla
girersin karbonlara imdi inersin karbonlara
solucan karbonlarının yanıbaşına
tomar tomar ışık babanın malımı ulan bunca melek
duracağız elbet bir müddet trenimizi kırpmışlar zira

ergonomi telaşı peygamberler semirtiyor
sen iyi güzel anlatıyorsun da babasultan
son vagonlar daksil istihkakını yük edip cuf cuf
kırpa kırpa trenlerimizi yazılı kadere geçtiler çoktan

geçen kışa göre daha çok yaprak töktü şo ağaç dememek için
kaç kişi dayı oldu amca uzun yürüyüşler
havsalaların tıkıldığı fayı fark edince sansar ve sansarlar
saçılan şeyleri kalbe yakın tutup görmesinler diye
renk renk mürekkep töktük kaburgaya
tıkır tıkır kırpılık trenlerimize yani



Poespektüs Fanzin’in 2.sayısında (mart/2019) yayımlanmıştır.