İNCELİĞİN DİLLE RAKSI: Abilmuhsin Özsönmez’in “Jengi” Şiir Kitabı Üzerine – Gül Yıldız   (CAZKEDİSİ Şiir ve Şiir Kültürü Dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2020, sayı 20)

Şiir, edebiyatın hiç kuşkusuz en sanatsal hali. Öyle ki edebiyat ve sanat diye bir ayrıma gidilse şiiri, sanata dahil etmek daha uygun düşer. Üstelik şiir, retoriğin de çok ötesine düşen sanatsal bir edim. İşte, söz konusu sanat olunca şiir eleştirisi, ancak öznel değerlendirmelerle inşa edilebilir. Estetik alana eğilen pek çok düşünür, buna hemfikir kuramlar üretmişlerdir. O halde, salt öznel değerlerden bahsediyorsak; birkaç notadan ve derinliği olmayan güftelerden ibaret bir pop şarkısıyla Ay Işığı Sonatı’nı birbirinden nasıl ayıt edebiliyoruz veya ona hangi ölçütlerle hiyerarşik bir değer biçebiliyoruz? Müzik, belirli rasyonel bir dizinin farklı devinimleriyle ortaya çıkarken; şiir de dil gibi salt ussal bir malzemeden oluştuğuna göre; böyle örtük ölçütler sıralamak belki mümkün görünüyor. Oysa, şairlerin ya da şiir üzerine yazanların veya şiir okurlarının da teslim edeceği üzere, şiir için sabit ölçütler belirlemek epey güçtür. Buna istinaden öncelikle, kendi sübjektif yargılarımın başlıca kriterlerini sıralamak istiyorum. Her sanat dalı gibi şiirin de sınırsız özgürlük talebini göz önünde bulundurunca, bu ölçütlerin ne kadar esnek olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Genellikle okunmaya değer gördüğüm kitaplar üzerine yazdığımı hesaba katarsak, sadece bir yol haritası şeklinde şiiri hangi ortak değerler üzerinden ele aldığımdan bahsetmek gerek diye düşünüyorum.

Karşıma çıkan yeni bir şiirin, öncelikle gerçekten de yeni mi olduğuna bakıyorum. Bu kıstasta aradığım özellik, kelime seçimlerinde klişelerden kaçınma ya da biçimsel özgünlük değil; şiirin yeni bir şey söyleyip söyleyemediğiyle ilgili. Daha önce hissetmediğim ya da üzerine düşünmediğim bir gerçekliği veya çok aşina olduğum bir hissi, fikri, mekanı, zamanı, nesneyi ya da durumu daha önce hiç ifade edilmediği şekilde dile getirebilmiş mi?

İkinci kriterimi ise kültürlere aşırı vurgu yapıldığı post modern çağımızda biraz öznel bir arayış sayabiliriz; zira günümüzde yerellik bir paradigmaya dönüşmüş durumda. Aksine, benim için ise evrensellik fikri, şiirde halen öncelikli olarak tercih ettiğim bir ölçüt. Elbette şunu da hemen eklemem gerekiyor ki dönemsel ya da güncel ifadelerin veya mekânsal betimlemelerin yer aldığı pek çok başucu şiirim de bulunmakta. En azından kendi şiirime ilişkin konuşmak gerekirse, ben sürekli ve hızla değişen teknolojiye ilişkin sözcüklere nadiren başvuruyorum ya da tüm dünyaca benimsenmesi zor; belirli bir bölgeye özgü kültürel öğelerden elimden geldiğince kaçınmaya çaba sarf ediyorum. Tabii, dünyanın her ülkesinde kuşaklar boyu okunacağımdan değil ama ne de olsa çoğu şair/yazar yapıtına güveniyorsa daha çok kişi tarafından okunup anlaşılmak ister. Belki bunun temelinde bu güdü yatıyordur.

Şiir okurken, üçüncü olarak baktığım kriter ise şiirin estetik yönü ki bunun için her ne kadar lirik bir yapı arıyor olsam da lirik nitelikten bir hayli uzak pek çok serbest ölçü ya da deneysel şiiri büyük hayranlıkla okuduğumu/dinlediğimi ve ‘güzel’ bulduğumu hemen belirtmeliyim.

Tüm bu kıstaslar bir yana, şiirde en temel ölçütüm diye nitelendirebileceğim ölçüt ise; anlam.  Dil ile yapılan bir sanatta anlama öncelik vermek, tabii ki doğal karşılanabilir. Buna karşın, günümüzde şiirin anlamı genellikle arka plana atılmış bir durumda. Üstelik, sadece şiirde ve sadece günümüzde değil; daha önce resim sanatında da bu konu epey tartışılmıştı. Şu aralar, tercüme etmekle uğraştığım Kandinsky’nin “Sanatta Maneviyat Üzerine” adlı kitabında, sanatçı, dışsal biçimin değil; içsel anlamın altını çiziyor. Kandinsky’ye göre, sanatın ruhu, yapıttaki “ne” sorusuyla ilintilidir; “nasıl” sorusu ise onun sadece değişken bedeni olmaktan öteye gidemez. Varsaydığım söz konusu dikotomide, nihayet, şiirde biçim, bedeni temsil ederken; anlam ise ruhu temsil eder. Öte yandan, anlam da kendi içinde bir görecelik taşır. O halde, şiirde anlamın içsel niteliğine nasıl karar verdiğim sorusu akla gelebilir.

“Hakikate yaklaşmış olan”, “saf iyilik barındıran”, “güzelliğin en güçlü ifadesi”, gibi betimlemeler, elbette belirli öncüllere dayanacağı için anlamın niteliklerinin nihai bir tanımını vermekten uzaktır. Nasıl ki iyi kitap seçebilmek için her şeyden önce çok kitap okumak gerekiyorsa; anlama ilişkin fikir yürütmek de buna benzer bir süreç gerektiriyor. Elbette çok okumak, kendi başına yetersizdir; okuduklarımıza dair düşünmek de bir o kadar elzem. Buna ilişkin popüler bir analoji vardır: İngilizce bir kavramla ifade edersek “digestion” (sindirim) yani bedenimize uygun olanları hücrelere katıp; lüzumsuzlarını dışarıya atmak. Vücudumuz bunu, besin seçimi haricinde bilinçdışı işleyen muazzam bir sistemle gerçekleştirirken; düşünsel zeminde bu, ayrı bir çaba; dogmalardan arınma ve yeni bilgileri ekleme gibi bilincin dahil olduğu karmaşık süreçler gerektirir. Okuduğunu özümseme eylemi, kişiye bütün bir ömür süresince kendi hayatından ve çevresindeki insanların yaşamlarındaki örneklerden deneyimleyebileceği bilgilerin katbekat fazlasını sunar. Aslında, sevgi de dahil; biz her şeyi “öncekilerden” öğrenip akıl/vicdan terazisinde sürekli güncelleriz ve bunda, konuya ilişkin kaleme aldığım tezimde de belirttiğim gibi masalların yanı sıra yazılı kaynakların payı oldukça büyüktür. Özetle, çok okuyan, anlama daha çok yaklaşır.

Şiirde olduğu gibi her yazılı örnekte, failden bağımsız olarak metne odaklanmak gerektiğini öneren yapısalcı yaklaşıma yatkın olmamın yanı sıra özellikle de şiir gibi yazın türlerinde anlamın okur tarafından defalarca yeniden üretildiğini de yadsımamak gerektiğini düşünüyorum. Şiirin gizemli büyüsü ve gücü de muhakkak ki buradan geliyor. Pek tabii, şairinden ve onu çevreleyen koşullardan tümüyle bağımsız bir şiirden söz etmek de fazla inatçı bir tutum olur. Özellikle de sosyolojik etmenleri şahsen göz ardı edemeyeceğim için; tam da bu sebeple, önyargılarımdan- her ne kadar onları en aza indirmekle övünsem bile- daha uzak bir değerlendirme için şairin biyografisine dair asgari veriyle okumaya koyuluyorum. Öte yandan, çağdaşım pek çok şairi tanımış olmaktan da ayrı bir kıvanç duyduğumu belirtmek isterim. Müslüm Çizmeci, İnan Ulaş Arslanboğan, Kadir Aydemir, Haydar Ergülen, Cenk Gündoğdu, Altay Öktem ve Ufuk Akbal gibi sayabileceğim böyle pek çok isim var; ne mutlu bana ki hem onları bizzat tanıdım hem de şiirlerini.

Bu yazıda, çok kısa bir süreliğine ayaküstü sohbet edebildiğim bir şairin ilk şiir kitabını naçizane değerlendirmek niyetindeyim. Yayınevim Lethe Kitap’ın Karga Bar’da düzenlediği kitap tanıtım etkinliğimizde karşılaştığım Abilmuhsin Özsönmez’in şiirlerinden bahsedeceğim. Hemingway’in, aynı kulvarda rekabet ettikleri için diğer yazarlardan uzak durulması gerektiğine ilişkin savının aksine; Özsönmez, ‘öteki’ şairleri desteklemekten hiç kaçınmıyor. Özsönmez, yıllardır şiirin içinde; dolayısıyla bir hayli damıtılmış bir şiir kitabıyla şiirdeki uzun soluklu emeğini taçlandırdı. Özsönmez’in şiir kitabı “Jengi”, Natama Yayıncılık tarafından 2019 yılında yayımlandı. Kitabın kapağında yer alan kız çocuğu resmi de şairin “Allahım kız çocukları neden senin en geniş özetin” mısrası ile tam örtüşüyor. Buna, ancak incelmiş bir ruhta meydan gelebilecek ‘şair hassasiyeti’ diyebilirim.

Ülkenin toplumsal arka planındaki olaylara karşı duyarlı bir şair olduğunu pek çok dizesinde hissettiren Özsönmez, kitabın genelinde, insan, yaşam, ölüm, yalnızlık, zaman, özlem, çocukluk, sevgi gibi evrensel temaları işliyor. “Aşk” kelimesini hiç kullanmamış; sevgi birkaç şiirde, tam da yerinde geçiyor. Belki de şair aşka bencilce bir tutku, sevgiye ise koşulsuz bir duygu anlamlarını yüklemiştir; kim bilebilir? ‘Aşk’ sözcüğünü bir şiir kitabında hiç kullanmamak, Georges Perec gibi hiç e harfini kullanmadan Fransızca roman yazmak gibi bir şey; ustalık ister. Bu noktada, Deleuzecü laf kalabalığına girip minör edebiyat yakıştırmaları yapmayacağım. Özsönmez’in kelime dağarcığının enginliği tüm şiirlerine sızmış; dolayısıyla metaforları da bir o kadar yetkin bir hal almış. Yapılan akademik bir araştırmada, şiirsel imge oluşturmada şairler tarafından en sık kullanılan kelimeler şöyle sıralanıyor: “deniz, ölüm, yürek, güneş, kalp, gözler, toprak, gök, çocuk, rüzgar, ses, bulut, ruh, şiir, gece, yalnızlık, gül, su, uyku, rüya, hüzün, zaman. Özsönmez’in de şiirlerinde ustalıkla yer verdiği bu sözcükler arasında “gül” benim en çok dikkatimi çekenler arasında. Neden acaba, ‘gül’ imgesini kullanan şairlere karşı ayrı bir sempati duyuyorum. “gülün nasıl açtığını not al”, “ışığı geriye eğen şey ne/gül mü?”, “gülü gözle yormayı ben sözcüklerden öğrendim”, “eğilip durur her seferinde gülü çizer güneşe gözüm”, gibi dizelerde sanki divan edebiyatının esrikliği seziliyor.

Şair, ‘zaman’ temasını da ‘yelkovan’ ve ‘akrep’ imgeleriyle sıkça işliyor şiirlerinde. Kitaba adını veren ve benim de en beğendiğim şiirler arasında olan “Jengi” adlı şiirden: “zaten o an orada saat sıfır sıfır sıfır sıfır/kumlar yelkovanlar jengi”. Şairin sık başvurduğu bir başka metafor ise “et”. Şiirlerde daha çok “kan” ile ilişkilendirilmiş olan “et”, bana Ufuk Akbal’ın şiirlerindeki “ten” sözcüğünü anımsattı. “Ölüm” ise daha çok konu bağlamında şiirlerde çoklukla karşılaştığımız bir kavram: “çiçek ve ölüm başka bir şeye benzer belki”, “sır olmaz ölüler arasında/sese bulaşan her şey paslanır”. Bu efsane dizelerin yanı sıra içinde metafizik barındıran dizeler de sıkça göze çarpıyor: “Yüzüncü adı güneş olsun”, “kapandığında cennetin yankısı”, “ağzına al çekilmiş azap”, “yüzündeki tufanımı kurula”, “Suları Musa’dan çok önce bölen”, “kanıyor çarmıh çiviler jengi”, “bir fotoğraf koy üstüne sıratın”, “Yüze yakın sözcük bir bardakta eridi/bu kanatlar birden çıkmadı”. Zaten şair, kitaptaki son şiirinde Dante’ye selam vermeyi de eksik etmiyor. Şair, anlamın derinliğine, dirimin yoluyla da inmeyi başarıyor ki bunu yapan şair sayısı daha azdır. “virgülün kuyruğunu silen/yolunu kaybetmiş bir ışık/yayılmalı yüzüme gülümsemeliyim”, “zerdali yapraklarını toprağa mühürleyen turnusol yağmurlar/vefalı metanetler taşıyor ömrüme”, “ürkerek gömleğinin buruşuğundan göğsüne/çıkardı cebinden yatmış kuponu buruşturdu/…korkuyor yırtmaktan buruşturuyor her şeyi”, “ağacın sustuğu dal kesilince/gök sesinden ilk katreyecek ayıkladıkça çıkanları atıp içine”, “öpmek med öpmek cezir/geçerdi kumdaki izler”, “günlerce bakıp soru sormayacağım denize”, “yazıladurur ince divitle hep aynı soru.” İnsanı, derin anlamlara doğru yolcu eden mısralar bunlar; üstelik metaforları kişiye özgü seyahatlere çıkaran cinsten. Elbette bu dizeleri, şiirin kendi kontekstinde okuduğunuzda daha da engin bir haz vereceğini hatırlatmakta fayda var. İyi bir şiir yazmak için, her şeyden önce insan olarak belli bir noktaya erişmek gerektiğine inanıyorum. Daha önce sözünü ettiğim, kitaplarla genişlettiğimiz deneyimlerimizin yanı sıra düşünsel açıdan ve bu fikirleri yaşamımıza uygulama doğrultusunda ulaşılan bir nokta ya da noktalar. İnsanın güçsüzken haksızlıkla karşılaştığında, gücü eline alınca haksızlığı tekrar etmemesi durumu. Yani insanın, “yasını tuttum beni sokan bütün arıların” diyebilmesi. Bu da bence bir ruh inceliğine yol açıyor. Elbette bu incelikte sadece kitapların değil, her sanat dalının, müziğin bizzat katkısı sonsuz. İşte sanatçı, kendi nezdimde böyle bir insan ve tam da bu nedenle sanatı da incelikli oluyor. Şairin “dikleşiyor inceliğin dille raksı” dizesine yakışır şiirler var bütün bir kitapta.

abilmuhsinozsonmez tarafından yayımlandı

1974 Almanya Doğumlu Muğla'da yaşar Şiiryazar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: