Türbenin Güneyindeki Graffiti

Kuyudayken kuyudan bahsedemeyiz
ormandaki atemeden santurlardan
ve ulusların kendi kaderini tayin hakkından
oysa ızgaradan hemen önce bütün gümânları silen
tok bir sesle konuştu o balık
sesleri birleştiremediğimiz için retelere baktık
dökülen kumun cama değdiği yerde bozulurken şeyler
kalana leke mi iz mi denilecek beklerken 
hızırıyla güreşen her misafir gibi 
tek seferde girmesin diye sandığa çiviler
kontaminasyonu güncellesek bile 
Galata’daki o akşamı unutamadım

Ülkemizde de bir daha hiç görülmeme şeklinde ölür insanlar
sadece bazı babaların mezarını türbe yapmak isterler
çekilen kanların toplaştığı bir meyhanede 
kaç kez seni seviyorum demediğini hatırlıyorum 
kabzadaki mine ve kabzadaki mine
bir taksici vardı açık capslock gömlekli
hırsını aldıktan sonra şehirliler şehirden 
mimoza toplamaya çıkardık
yaka kirimden başlardım anlamaya 
bakılırken konuşulmaz dünyayla 
patikaların hepsi ayağıma dolandı 
bıraktım inmeyi dağdan
eski ateşleri karıyorum keçemde ağulu bir su 
bodos güzeldir bodos senindir 
uzun uzun tünemesin diye kalbe uslular
ağaca ağaç buluta bulut demeselerdi belki faize girmezdim
çiçeklerin galip gelemeyeceği hep bilinir
çıkarlar kokarlar ve bir keçinin çeneleri 
sütün bir anneden alınamazlığı 

Kuyunun ağzı kadardır bulut
yine de yağar yağmur bu açıdan ve kağıtlarda
bütün izleri dirilerin
iki şeyin arası kaç gün gelmezdin
bütün dalgalar bile bile gümüş iskelede durdular
esvaplar sakızlı saat onbirde bile başlanır rakıya
bir cenaze vardı bir de görüldüğüm çatılar
başını okşamadığım köpekler
kafesinde unuttuğum onca kuş

nisan 2021/muğla

American Trotting Horses No. 1 – Salvador Dali

SANDIĞIMA ÇİVİLER ARARKEN YAPTIĞIM OTURMA PROVALARI (1)

gidersem kim bakacak denize böyle
belki mızraktan dökülen talaşın bir şeyi beslediğine sevinebilirim
ışıkların sonuna kadar söndüğü yerlerde arıyorum yağmurlar ıslatmıyor
yağmurlar ıslatamıyor dikine gömülmek için doğruca sakallarıma yöneliyorum
bu gerçek bir oturmak değil her yaranın sonuna konan apostrof
boş silahların dolularıyla değiştirildiği vodvilde hiç kabza yok
birden fazla sevdim ya da çivilerin hepsi yamuk
bulsam da kalksam da dilim hep aynı hızla dönecek
ağır ağır söyleyecek olursak bu dünyayı anlayamam
anlayamam

altını çizdiğim satırlar işe yaradı hiç tahta artmadı
gidersem kim bulacak dünyanın en güzel oturulacak taşlarını biliyorum
bu gerçek bir envanter değil zarar edebiliriz öpüşürken ölü dilleri kullanabiliriz
uçurtmalar düşüyor tersine büyüttüm ağaçları dizlerim iyileşmez
dizlerim iyileşemez kuşun adı ishak kıyıya uzak kanımızda yollar
vurun yazıya kumlara ve farka dünya dolaplarla dönüyor atlayalım birine
bir laf bulalım şemsiyeleri kapatsın sürtünsün inşiraha
pruvaya yirmilik kıça onbeşlik kafama potasyum kalbime iskele direkleri
berrak bir şekilde seslenirsek ölüm ellemez zanlı şu işaretlerle
yerinde kalsın diye aklım
her sabah dünyayla arama gerdiğim telisi cırmalayan his
hislerimiz

tartmasa da av yolundaki taşları ovdum teraziyi pis sularla
her hayvanın aradığı gibi aradım sözcükleri
iyelikleri batarken postuma sevgiyle merhamet
pençelerimden damlayan irinli mürekkep
ipine düğümler atılan kayıklar yorulan onca sayfa
uslu bir şeyin motivasyonuyla aniden beliren arya
tadadıyla onca ağrının gelişti ışık
bazı ikili bağıntıların ve hicaz taksimlerinin sonuçlarını henüz bilmiyoruz
yine de düğmelere basalım o kadar çoklar ki ben beklerim
çünkü bozulurken ölü et ve süt
gözle leş arasına hızla bir şeyler konur
gılgamıştan daseina silinen çivi izleri yerine konur

ocak 2021 / muğla

Francisco Goya
Atropos (The Fates) (1820-1823)

Unutma Epigrafı

Sineği öldürüp kediye mama verdik nabız yetmiş
çatalın altıyla eti tavaya bastırınca gerçekten hüzünlenmemek elde değil dünya cinsinden bir kitap yazmamak kadar pıhtı yer bildirimi yapar
kan bozulunca her yere bakarız
bilirsiniz kan çabuk donar camlarda ekmekte
ve gümüş ibrikleri ısırmak için dişlerimizi sürttüğümüz galeri duvarlarında

Birdenbire alamayız dünyayı içimize
üstünde durmuşsa denizin bildiğinden mi güneş
taşın üzerinde toz gölün içinde balık
sahnede direk direğin üzerinde kadın
ufalıyoruz çiçekleri kafeslere
toprak kurumasın su ıslanmasın diye
dille örteriz bütün hayaletleri evimizde
karanlığı ayırmadan bir yığın görmekten
yerde kımıldadık gökte elma yarısını kusup
çaldı keman uzun patikalar üzerimizde lastik izleri
ayna update baba update anne update
ağaç durduğu için kuş konar bu kadar
gramerden retoriğe yaşamak hışır hışır
yakalarını çekip damarlarda koşarak
bir sonraki bilgiye kırk trilyon hücre
sesten önce hırıltı gelir öpmekten ısırık
bilirsiniz insan çok nadir susar ve gerçeği söyler

Bıçağı kaç kere doğumdan batıma oynattıysak ileri geri
ne konulacağı bilinmeyen bir çanta hep yatağın üzerinde
geçti günler böyle ve böyle derken gevşemiş cıvatası
kapadık sinekliği kediyi içeriye aldık jilet gibi poetika
sayı dizilerindeki soru işaretli yerleri sorarak maarifedilen
onca bazlama kurtçuğu düzerken hepimizi elimi tut sevgilim
bilirsiniz ne söyleyeceğimizi bilmediğimiz zamanlarda hep elimiz deriz

İrini bize yakıştıran tereddütün otopsi suretleri
aşk şiirleri yazabiliriz artık teknoloji çok ilerledi
bilirsiniz ağlarız yola çıkmadan önce
yolun olmadığını öğrenene kadar

kasım’2020 / muğla

Paul Klee / Hesitation (1906)

Yazsonu Praksis

Koskoca bir yaz kırık sandım aynayı
tuz savruluyor şehrin üzerine 
acıkmış bir kış acıkmış bir kıştır işte
kaç kişi uğraşıyoruz Ağustos’u bitirmeye
perdelerini intihardan vazgeçmiş terzi 
bahçesi öyle renkli bir ev şu dönülenlerden 
yeniliyorum değişmiyor mutlu çocuklar listesi
yazdan bahsetmek istiyorum
pul pul dökülene kadar sesim

Çiçekler sürdüm ölü şeylere yarım asırdır hırlıyorum
ağaçlardı tanıdılar biraz gevşetince dişlerimi 
şeyleri sayan insanlar gördüm 
olanı biteni sayıklayan alt alta yan yana yazan
oysa iki saksı bozulsa en az dört şey hatırlarız 
hem kim içerleyebilir kaç ağacın şarkısını düzeltip
altı gün bir kadehi saklayarak gelip ağza oturan şu ıslığa
savruluyor işte yarım kalmış çilingirler
kursaklarda seğiren gitme şeyleri 
bileklikler terlikler kuma saplı izmaritler 

Gölgesi bulunsun diye güneşe çatılan acı
büyüyen gözlerine çocuk denen etin
kanatlarındaki etiketlerin tırtığına takılmazsa rızık
haciz ihalelerinden alınan meleklerin
Salı’dan başlarım karmaya yalımı
Gümüşçü Mehmet de şiiri bırakmış mesela
gümüş işini şehri ve saatleri hatta haziran sokağını
büyükçe bir gölge var eski dükkanının önünde
içine bıraktım tuzlu yağlığımı

Gül sanmışım cebimdeki kalemi
yaprağın yeşilini ne aldıysa yanyana geçerken iki mevsim
diaspora olmayan küçücük bir müddet 
hiçbir şarkı hiçbir şeyin yüzünü çizmiyor
ayalarımı öpen geveze sazlıklarla dönüyorum
hangi basamağında tıkanacağımı bildiğim merdivenlerden
yaz bitmez sadece gölgeler çoğalır

3 Ekim 2020 Akyaka / Muğla

Bir de şuradan çeksene

yeterince yukarıdan bakınca defin kağıdındaki imzalar hep aynı
bu kadar sözcüğü ne yapıyorsunuz hiçbir işe yaramıyorlar 
artık pazartesilerden bahsedelim rica ediyorum 
bir adördü tam ortasından ikiye katlamaktan
sonra perşembelerden ve hava durumunu sık kullananlara eklemekten
silah almanın ertelendiği emekliliğe esas günlerden
özür dilerim tekrar söylemek durumundayım ama
bütün etler aynıdır nazikçe besin zinciri diyoruz 
bıçağın iki tarafı da çok güzel devam edelim

yeterince yukarıdan bakınca bütün ölümlerde bir el var
uzattım elimdeki bir parça ekmeği ayağıma
bir daha bakayım dedim tabuta çarptım
ayağım ölmüştü müzik ağırlaştı 
makul bir miktar arpa suyu ile yeterince yüksekten bakılırsa
bütün notalar siren şeklinde düz bir çizgi haline gelmiş olabilir
bunu bütün hata boyunca gördüm biraz bükelim

yeterince gizlenmek için fotoğraflar var
gülmemek üzere sarf edilen sıfır kalori
günlerin başladığı yerlerde hep bir su donuyor 
çatırdatıp ucuyla yeterince uzaktan girdiğiniz günün ayağınızla 
dünyanın bir yer var yeterince zincirin ve ekmeğin aynı sandığa konulduğu
yeterince geniş serpilirse birbirinize değmeden 
toparlayabileceğiniz yeterince sözcük şimdi toplayalım

yeterince yukarıdan bakınca balık tutanla cesedi birleştiren su
hani şu kabirle aramızı bulan güzel şey 
ortadaki düğme ortadaki düğme çok teşekkür ederim zahmet oldu

Natama Şiir ve Eleştiri Dergisi’nin Nisan-Eylül 2020 (26-27) Sayısında Yayımlanmıştır

Salgının başladığı ilk günlerde Çin’in Wuhan şehrinde çekildiği söylenen bir fotoğraf



Selüloz ve Anason

1
Kâğıtlar alırlar ne yaparlar onları bilmem
kumaşları sabunlarlarla içinde şey olan şeyleri
çay kutusundaki iğneleri adımlarını makasların
bir Ş yazsam dişleri kaşınır ormanın
bir yanı var ağacın lafa tutunca reçinesi akar
şu gurûb hışırtısıyla kalemin
şu gurûb 1992’deki bir perşembenin bir ton açık mavisi

Kâğıtlar alırlar bilmiyorum ne yaparlar onları
dağın da bir yanı var yangına bozuk su harcayan
bilinen bütün güneyleri alıp gelmiş
sarılar pusaklar duvarlar ve taşları
bir ağırlığın bütün paragraflarını
köşelere bakıyorum terazisiz leb-i âftâb ve zıll-i zalîl
bulutların da gölgesi olur
bulutların da gölgeleri
seğiren parmakları düğmelerde
aniden sesi Fairuz’un
herkesin Beyrutuna düşen bombaları salonlarda

Alıp dururlar kâğıtları silinmenin yerine
yırtılmaya neler yaparlar bilmem
kara taşların üzerine dizdik kuru balıklar gibi
bütün ışıklarıyla erişmiş fotoğrafları
bütün gözlerle bütün kavuşturulmuş
atılmış omuzlara ve saklanan ellerle
bir hatıratın kravatı bağlanır işe sokulur
ilk maaşıyla birahaneye çöküp
olmadık kötülükler görürüz
olmadık yerlerde unuturuz
yer açarız fotoğraftaki herkese
hâb-ı harguş ve nevmâlûd
onca kağıt nereye gider lütfen birisi cevap versin
bir K çizerim ikinci çizgide yorulurum
tatarcıklar hücum eder ışığa
iki kere büksem bileğimi üçüncüyü unutur
peki nasıl dolar o kadar göz kâğıt helâl olsun
yumrunu neye benzettin şu ömürlükte
süt kokan kaburgandaki işçiyi
nelere yordun hangi örslere koydun

2
Kursağımı dikip lifleriyle ormanın
seçmeden meşe gürgen kayın girip şehre
fistanlarla dolaşan adamların yüzlerine 
uzun çubuklarıyla temmuzun
büyük naylon torbalarındaki herbişeylere 
taraklara iplere mintaks kutularına 
tırnak makaslarına dolu boş akide şekerlerine 
anımsıyorum yeryüzüne değdiğini kederin
delilerindi dünya bütün gölgeleriyle
para ettiğiydi susmak bütün sularda cıscıbıl
yaşamak kaskatı yaşamak var defterler boş
kırık bir kaval patikada
atılmamış düşürülmemiş bırakılmış 
kimin şarabi nefesi bu genzimizde

Nasıl gelirse bir bardak bir bardağın yanına 
ikindi vakti ilk çevrilen musluğu şadırvanın                             
altları kırmızı tırtıklı eksik alınmış abdestlere
dilimde download ahlar elimde türbe çaputları
şımarık yağmurlar uslu pervazlar 
nasıl gelirse bir bardak bir bardağın yanına 
kesin seslerle etrafı bellenmiş selametler gibi çınladı kulağınız
nasıl gelirse bir bardak bir bardağın yanına 
bir sokağı bitirdim sekizyüz küsur sayfa
nasıl gelirse bir bardak bir bardağın yanına 
bağlayın atlarınızı kılgı kazıklarına
nasıl gelirse bir bardak bir bardağın yanına 
öyle atlıyorum yukarılara

Kırkbin terkip yüzbin kil birmilyon yel milyarca ateş
işte bu masada şuncacık aklım gramcık kalbim
balkonun altından geçen köpeğin gölgesini
görünce kesilip kulağımı karanlığa
koydum bardaklar içinden bardağımı
kağıtlar içindeki kağıdımın üzerine
birisi dolu birisi boş

kuş abaküs

sokağın öbür ucundan görünce sırtımı dönemedim
biraz daha baktım memurlara
ne cama ne de camın ardına bakıyorlardı
mürekkepli ellerini bir gülü giyotine iter gibi ceplere
kumrular ardiyenin çatısına ondokuzuncu kez kondular

bir şey bir şeyi emziriyordu duyuyordum
bir kedi bir kediyi bir köpek bir köpeği bir taş bir başka taşı
emzirilen her şey süte benzer ben sırtıma memurlar cama
kumrular ardiyenin çatısına yirminci kez konarken
tamamlanır iki renk kalemle alışveriş listeleri

dönemedim diğer sokağa sırtımı
kopmayan hayvan yerlerini ve iki kavağın arasındaki takvimi
gördüğümde ben bunları memurlar
bir santim bile kıpırdamadılar yerlerinden
elleri gözleri yüzleri ayakları ve kararmış bir yığın yelkovan
bir kez bile bakmadılar bakmadıkları yere
sürekli baktılar baktıkları yere
ne aşağı ne yukarı
ne dönemediğim sokağa
ne de sırtımı gördüğüm sokağa
kumrular yirmibirinci kez kondular ardiyenin tepesine

duruyordu bir şey bir şeyin içinde duyuyordum
durmadan duyuyordum bir camın içinde
memurları ve iki kavağın arasında hışırdayan takvimi
bir yer bir hayvanın çatısında
kolay inilir patikalar kan çekilen damarlar
bakarak olunan gül ta Akdenizde kesilir elimizle
birkaçbinyıl ıslak tutulan dilekler
kanımı çektim içime dedimki tutar
kumrular yirmiiki keredir

bir ışık açtı ağzını diplerden bir oda
seslendi iki park çiçeğinin uyuduğu bir bardak suya
üflemiş Meryem dizine İsa’nın
duruyor acıyla yanyana et ve merhamet
kumrular sayamazlar ikiden fazlasını


İkame Reyonu

çok kapsamlı bir hümanizma yoksa yüz kaslarımız var
şemsiyelerle aşağı yukarı aynı prensiple çalışırlar
suyun benzetilmekle bahtiyar olacağı şeyler sevilir
beyaz ışık varsa solucan gövdesi senindir
hayatını bölüp bütün hareketi
hareketi bölüp bütün hayatını parlatabilirsin
sonunda kara görünür restart yapınca
irili ufaklı çukurlar açılı kiminde et kiminde karaağaç
nakarata yetişirsin bir nehir misafir olur gırtlağına
sanırım şöyle iner masaüsütüne
bu ölüyü tanıyorum nereyi imzalayacağım

elverişli bir nefret oluşmadığında kabuğu yaradan yaparlar
elinize geçen bütün sitemlere tek tek bakabilirsiniz
ilk kez havaya değen bir begonvilin çıkardığı ya da
unutmamak için bir sözcüğün üzerini çizdiğinizde kalemin sesine
bir hayvanı tanıyamazsınız bir hayvanı izleyebilirsiniz
tasmalar eğilmiş zıpkınlar çatırdamıştır
neredeyse bütün yangınların tek kusuru sönmesidir
geriye kalan şey öngörülemez ve maharetlidir
şarz bitince şarkının sonu duyulmadı
galiba şuna benziyordu
istiridye yorulduğunda istiridye olmaktan
bir kılıç balığı çizer o gece yakamozu

bir şey olmadığında bir şey
olduğundaysa başka bir şey oluyor
bir bildiğim var güneş doğuyor
bir bildiğim var güneş batıyor
zangoç hızla asılıyor halata
akşam olmuş biberleri sulamalı


Kökşiir Şiir Sanatı Dergisi’nin dijital olarak yayımlanan 9-10 Birleşik Sayısında (Haziran/2020) yayımlanmıştır.
https://drive.google.com/drive/folders/1jQo4gD-aLwNDp5oePYcm6VCo7SR8Mhol

Müslüm Gürses- Kalbini Mahşere Götür (1981)İntrosuna Ornitolojik Bir Yaklaşım Denemesi

biz konuştuk anlaştık dedi ekinoksun her anını
yani şurası güzeldi filan boş şeyler bunlar
her kuş ayrı bir uçmakla uğraşıyorsun
ellerimi mi ısıtayım yaşları mı sileyim
biraz sakin olmalıyız kırkaltı oldu
gözünü çatlaktan alama kuş çok güzel

kalbini mahşere götür istersen
sana verilecek sevgi yok bende
yılları su gibi boşa harcadın
uğrunda ölecek takat yok bende

onlar gibi oldun mu sarılıncalar sana
insan ısısı öyle bir şey mi ya
düğmeyi çevirince vpn açınca aynı şey hemen hemen
belki yarım kilodan fazla içip sendelediğinde ölüler tutar seni
bazı kemiklerimi sardıklarında güllü şarpalarla
bir yengeç tutmuştu ellerimi
kim getirdi bu yengeci marmarise barut kokuyor diye bağırıp
unuttuğum kan tutar mı beni ısıtmıştı
gözünü çatlaktan almıyorsun değil mi kuşu ne yaptın?

gençliğim kuş olup uçtu elimden
mutluluk sözcüğü düştü dilimden
küllerim savruldu yıllar önceden
sana verilecek sevgi yok bende

dünya saatime yakışmıştı bir gülüşün istanbula gömdük
bir şeyler yazdım oku onları anneni affet
hava çok soğuk sağ kalmaya yarayan yol çok soğuk
günümüze dönersek bir eposta geldi
bütün ekinoksların yaprakların küreklerin diyor
gocukların zencefillerin helvaekmeklerin
ilk cemre düşmeden müdürlüğümüze gönderilmesi hususunda
şarkıların hepsi aklımda mırıldanmam an meselesi
bir yaşamak var alnıma değiyor ayağıma dolanıyor
elimde ölü bir dil balığı zivziv dolanıyorum sokaklarınızda
elimde bir dil balığı diyorum kuşu siktir et yürürüz zaten şurası bak
bak şurası gözünü çatlaktan alamıyorsun değil mi?

zannetme suçunu maziye gömdüm
zannetme uzakta özleme döndüm
zamanla içimde kararıp söndün
sana duyulacak özlem yok bende


Ali Tekintüre (1953-2017)

Sürem Şiir ve Eleştiri Dergisi 4.sayısında (mart-2019-dijital) yayımlanmıştır.

tökezin güncesi

otuz gün e’leri bozuk yazdım
sonra bıraktım ellerini harflerin
yaslandım ziftine kanımın
çektim ağı adını verdim ne çıktıysa
ne bordaya yasladığım dizimde sızı
ne götüme yapışmış lodosta kararan ışık
kararan ışığın yazılışı kadar zırva
sadece hastaların bildiği çiçekleri söyleyince
araya herhangi bir edat almadan seri şekilde dünya hey!
azcık yer var gel maske sandığımda hey!
inanmadın bir kuş olduğuna orada
bir ağaç konuşmaz böyle demedin
ne yolu ne tekeri düzelttin

gelip oturdum oturmuşluğunuza baktım kalkmışlığınıza yürümüşlüğünüze bu bulutlar baktım gözlüğünüzün camını silmişliğinize bütün pencerelerimle bir hikaye tıkır tıkır sokaklarınızda okudum eskimedi sözcükleriniz baktım gülüyorsunuz yanaklarımı kaldırdım yukarıya toprak kokumu bastırmak için bu bendeki ekşi sütü havalandırıp bir eve dönüşünüze bir su kaynar bir perde değer camlara baktım

çıktı e’leri düzelttim on dakika sürdü yerel saatle alçı
ağı katladım maskelerimi ütüledim
köpeğin kırmızısı solmuştu birkaç cumartesi sürdüm
dışarılara çıktı topraklarım begonvil ektim
hiç olmamışlarından biraz sen çoktular aralara serpiştirdim
sola doğru döndürünce camiye benziyor yazdıklarım
bir yılın kaç gün olduğunu bildiğim için herkese mutlu yıllar diledim
ve ekledim
say gı sunuyorum
sev gi sunuyorum


Kökşiir Şiir Sanatı Dergisi’nin 8.sayısında (ocak-şubat-mart 2020) yayımlanmıştır.