Varlık dergisinin Ekim 2019 sayısında: Abilmuhsin Özsönmez ile “Jengi” Üzerine Söyleşi − Gökhan Bakar

Abilmuhsin Özsönmez/ SÖYLEŞİ

ŞÖYLEŞEN: Gökhan Bakar

Jengi, Natama Yayınlarından Mart 2019’da çıktı. Tebrikler öncelikle. Jengi ve jenke, jengâr gibi türetmelerin şiirinde simgelediği dirim ve arafı şiire dönüştürme biçiminden bahseder misin? Varlık sorununa karşı daha çok agresif fakat lirik bir dille kara mizahı kaynaştıran anlatım özelliklerinin baskın olduğunu görüyorum.

Çok teşekkür ederim Gökhan, eyvallah. Jeng Osmanlıcada pas, kir, küf anlamlarına gelen bir kelime. Birçok kullanım şekli var; jeng-dar, jeng-pezir, jeng-âlud, jengâr … Biraz melodik cazibesine de kapıldığım bir kelime. Jengi sözcüğü ve Jengi şiiri de öyle oluştu. Belki de burada anlamın dizginlerini bütünüyle bırakmamak için gösterilenin prosesine odaklanabiliriz. Pas bir metalin havayla temas etmesi sonucunda metalin yüzeyinde meydana gelen kimyasal bir tepkime. Dirimiz de ölüme temas ediyor. Temastan sonrasıyla ilgili ahiret söyleminin dışında şimdilik pek bir şey bilmiyoruz. Bildiğimiz şeyler dirim alanına ait, temas anına ve temastan önceye. Dirim alanında bulduğumuz uydurduğumuz kelimelerle, bazı ikili bağıntılarla varlık meseline ilişmeye, ona cevaplar aramaya çalışıyoruz. Bize temas eden ölüm meseli, diri olan ruhumuzda ilerlerken bunalırız, sıkılırız, korkarız, üzülürüz. İnsan bedeni biyolojik olarak kendini onarmaya ne kadar eğilimliyse insan ruhu da uzun süre keder içerisinde bulunmaktan imtina eder. Burada ister istemez düşünmek devreye giriyor; işte o zaman bütün bu olanı biteni, minik selamet alanlarına taşımak için (ya da şiirin görece doğru çatılması için) ironi ya da kara mizah dediğimiz şeye ihtiyaç duyuyoruz. Sadece ölümle ilgili de değil, diğer bastırılmaya/örtülmeye/geçiştirilmeye çalışılan durumlar için de bu algoritma yürürlüğe giriyor. Metin Eloğlu bunu en iyi yapan şairlerimizdendi, doğrudan ve yüksek kara mizah ile. Ama benim öykündüğüm şey tam olarak bu değil. Daha çok mesela Turgut Uyar’ın, Ölüm Yıkanması şiirindeki gibi; “…en azından yıkanmaya hazır olmalıyım / nallanmaya hazırlanan at gibi / şimdi, nasıl olsa yıkayacaklar biliyorum / çünkü kimleri kimleri yıkadıklarını gördüm”. Araf o şiirde ölüm ile dirim veya cennet ve cehennem arasını pek işaret etmese de (Güneşli Araf Takvimi şiirimdeki durum kültürel çözülme, ülkenin doğusundan batısına gelen bir çocuğun ilk sözcükleri) taşıdığı anlamlardan birisi olan kararsızlığı başka şiirlerimde de bulmak mümkün.

Kitabında Genesircus şiirleri var: Jonklör, Trabez, Aslan Derbiyecisi ve Otomatik Hurma. Jonklör, Trabez, Aslan Derbiyecisi şiirleri tek harf bozumuna uğramış. Bu şiirlerde İncil’deki yaratılış öyküsü sirkle ilişkilendiriliyor. Yaratılışla ilgili referansı İncil’e yapmakla “Benim Abi Hani Hep Cumartesileri Kalıyorum Ya” şiirinde, “pencereyi kapatsana Kürtçe konuşacağım” demek aynı baskıya maruz “defolu” personaya işaret eden bir tavır mıdır? Jonklör şiirindeki gösteren – gösterilen ilişkisini ve eserindeki beden (et, kemik, kan) üzerinden kurduğun edilgenlik (“kimse kimseyi görmemiştir” dizesi örneğin) ile ilgili düşüncelerini de sormak istiyorum, özellikle yine elma, İblis, kaburga, çarmıh, İsfahan, Aden olarak görünen bir iktidar alanı sirkini.

Bu şiirlerde sadece İncil’e, Tekvin’e referans yok, serideki ilk şiirlerde (ki bu şiirlerin hepsini kitaba almadım imkan olursa daha sonra ayrı bir dosya halinde basmak istiyorum) referans olduğu ve kafamda bir gösteri imgesi olarak sirk olduğu için yine fonetiği gözeterek Tekvin yerine Genesis’ten yola çıkıp Genesircus dedim. Tekvin, şiire girebilecek sembolik imkanlar sağlayan bir metin. İnşa etmeye kalktığım netameli bir şey, o açıdan tek bir harfi bozarak aslında hem bir nevi emniyet şeridi çekmek istedim; hem de örneğin Jonglör bu dünyaya ait ama kurguladığım şeydeki karşılığı tam olarak Jonglör olamaz. Bozmayı biraz da bu hat üzerinden ifa etmeye çalıştım. Bir iktidar alanı olarak sirk? Evet. Kırbacın ucundaki elin her an değiştiği bir iktidar alanı. O el bazen günah/kötü bazen sevap/iyi. Yaratıcıyı değil yaradılışı merkeze alan, konumunu buna göre alan sorular. Bir bakıma kolay şiirler gibi görünüyorlar çünkü metaforlar hazır, sadece onları (kaburga, İblis, Aden, …vs) soracağınız sorulara göre raflardan indirmeniz gerekiyor. Bu dünyada bulunmak ile herhangi bir ülkede azınlık olmak arasında bir benzerlik olabilir, evet. Ama Benim Abi Hani Hep Cumartesileri Kalıyorum Ya şiirinde defolu bir personadan çok defolu ya da bölünmüş bir kişilik var. Genesircus şiirlerinde defolu bir persona yok. Daha doğrusu defo meseli yok, ama persona var çünkü gösteri var. Fakat oradaki persona olabildiğince ruhtan tecrit edilmeye çalışılıyor. İyi ve kötüyü bazı şiirlerimde oluştuğunu düşündüğüm o alanın/gösterinin dışına çıkarmaya gayret ettim. Geriye kalan şeye (et, kemik, kan…) yeteri kadar baktığımızda iyi ve kötünün değişik biçimlerde tekrar ve tekrar belirmesini umdum. Edilgenlik dediğin tavır budur belki de.

Operada Başlayıp Pavyonda Biten Şehir Turu İçin Playlist ve Hareketler Dökümü görsel kullanılan iki şiir. Sıkılmış Sensörlü Lambalar üstü çizili bold büyük harflerle biçim sapmasına uğrayan diğer bir şiir. Hareketler Dökümü bağlamında sosyal medyanın şiirine etkisini ve andığım diğer şiirlerle birlikte bu şiirlerin deneysel somutluk alanına yönelmesini değerlendirir misin?

Sıkılmış Sensörlü Lambalar, şiirin konusu olan taşra sıkıntısının bir yansıması. Taşradaki zamanın ve rutinin nasıl ifade edileceğini bir türlü bilememenin, şiir ismine karar verme aşaması üzerindeki eskizi. Operada Başlayıp Pavyonda Biten Şehir Turu İçin Playlist şiiri ise parça parça yazıldı ama bir mısra yardımıyla (Allah intikam için çok büyük) ritmik olmasını da istedim. Yazarken de bazı kelimelerin, bazı harflerin üzerini kapatarak parçalar arasındaki bazı bağlantıları silmek istedim. Hareketler Dökümü şiirinde ise facebook adlı sosyal ağa ait 3 farklı butonun arayüzleri var. Bunlar işlevlerinin yanında bazı hislerin de butonları. Sürekli bir şeylere tıklıyoruz bir yandan da duygulanım akıyor. Tıklanan bu şeyler yeni gerçekçiliğe ait dizgenin ana hatlarından birisi. Bunlar şiire biraz ürkekçe giriyor, şiirimizin hakikat ile alakalı bazı apseleri var. Hakikatin ait olduğu alanın bir kısmı sürekli değişiyor fakat bizim onu arama şeklimiz değişmiyor, burada bir tuhaflık var. Bu değişen kısmın hayatlarımızdaki nispetine bakmamıza gerek yok. Hepimiz nanoteknoloji ile üretilmiş şeyler yiyoruz şeyler giyiyoruz şeylere bakıyoruz. Gidip bir adada yaşayabiliriz ama mail şifremizi unutmamız epey zamanımızı alır. Olan biten şeyin elbette sosyolojik, politik ve ekonomik etkileri var. Ama bizdeki epik şiir icraları genelde gazete muhabiri edasında olduğu için şiir adına üzerinde konuşulacak pek bir ehemmiyeti yok şimdilik. Artık bu böyle ve durduğum yerden bana böyle görünüyor olması gereken tavır daha çok, bir gelişme oldu ben de buna kayıtsız kalamadım ve şiirimde buna da değindim şeklinde oluyor.  Şiir dediğimiz şeyin kapısına her şeyle gidebilirsiniz fakat o eşikte heybenizdekileri olduğu gibi kapıdan geçirmeye pek sıcak bakmıyorum. Buradaki filtre; şiirin ve şiirinizin uzlaştığı sensörlerden müteşekkil. Tabii bir de kuşak. Şimdi ben 45 yaşımda, bir cerrahın yeni çıkan bir teknolojiyle ameliyat yapması gibi deneysel şiir yazamam, bu çok makul ve lezzetli değil. Ama 25 yaşında birisi (yani ergenliğinde facebook hesabı açmış birisi) bunu yapabilir. Deneysel şiir persona, tema, dil, gaye, malzeme ve icra olarak daha bütünlüklü bir süreç. Misafir değil ev sahibi. Hareketler Dökümü şiirimde buton arayüzleri birer misafir. Ama sadece buton arayüzleriyle yazılacak bir şiir deneysel olabilir gibi gibi. Ben zaman zaman bir şeyleri denesem de liriğin merkezine daha yakın olduğumu düşünüyorum.

Şiirlerinde “gül” üzerinde sık durulan ve Türk şiirinde bildik bir imge. Yelkovanla akrebin “akordsuz sûr” şiirinde birlikte kullanımı da. Gerçi “yelkovanla akrep arasında bir bavul durur” denilerek dize bağlamında ikisinin arası bavulla açılıyor. Bu tür kullanımlardaki tavrında bir dönüştürmeden bahsedilebilir mi? Ayrıca şiirlerinde acemi isyan, yırtık sancak, ıslak portakal, iri ip, bembeyaz yaka, yüksek nabız gibi tamlamalara sık rastlanıyor. Buradaki örneklerle birlikte “Taktiktak” şiirinin saat dilimleriyle ve tik / tak / tak / tak sesleriyle bölünmesi bakımından ritimle ilgili düşüncelerini sormak isterim.

Turgut Uyar’ın Birçok Ölüm İçin Raslantı şiirindeki gül imgesi beni oldukça etkilemiştir. Gülü değil ölüyü gözlemenin halkın sözlüğüne gerçeklik katması mesela. Ölünün üzerindeki toprakta biten, onu dirim alanıyla buluşturan bir çiçek. Dönüştürme de diyebiliriz çatmaya çalıştığım şiirin anlam katmanlarını, o alanın sınırlarına gitmeyi deneyerek belirginleştirmeye çalışmak da. Ama çok fazla uzaklaşmadan. İşte mesela akrep ve yelkovan zamanın, bavul da yolculuğun imgelerinden birkaçı. Bunları anlam taşıyıcılıklarının sınırlarını biraz silerek ama yine bir ve bu lirik alanın içerisinde hafifçe hareket ettirmek. Çünkü fazla hareket ettirdiğimde şiirin zeminini deforme ediyorum endişesi taşıyorum. Bu anlamla ilgili bir endişe. Ama yola tamamen deneysel olarak çıkan birisi zemini deforme olmayacak bir şekilde donatmış oluyor bir anlamda ve bahsettiğim hareketin fazlası bile o zemini bozmayabiliyor. Şiirde ritme inanıyorum. Bir iki şiirimin dışında bunu yine anlam üzerinden var etmeye gayret ettim. Taktiktak şiiri de aslında böyle bir monolog. Yeni ritimlerimiz de var artık; vurgular arası zamanları, telefona, tıvitıra, feysbuka, instagrama ve vatsapa bakma zamanlarıyla senkronize olmuş ritimler mesela.

Şiirlerinde küfrü, argosu ve cinsel arzuları bakımından yaptırım dışı (günah, ceza gibi) bir alandan seslenen personayı da görüyoruz. Bu konular üzerine düşüncelerinden söz açar mısın?

Dini alana göndermeler var fakat şiirlerin genelinde, Genesircus şiirlerindeki gibi göndermeler/aktarımlar yok. Günah mefhumu şiirimin dibinde yüksek debiyle akan bir şey. İmajlarla onu imleyen şeyler arasındaki boşluğa benzer bir boşluğun günah-kötü ya da sevap-iyi arasında da olduğuna inanıyorum. Din, bu boşluğu kesin bir hat çizerek yok etmeye çalışır. Bunu genellikle yazıyla (kutsal kitaplar) yapmaya çalıştığı için, aynı şeyi kullanarak o boşluğun bir kısmına bakabilmemiz olanaklı diye düşünüyorum. Kullandığım küfür, argo ya da cinsel argümanlar, dini göndermelerle aynı işlevi görüyor bu anlamda; hepsi o boşluğa bakabilmek için üzerine çıktığım şeyler. Görmek değil bakmayı olanaklı kılmak. Dante de bu boşluğa bakmayı büyük eseriyle olanaklı kıldı bence. Bu neviden derdi olan şairlerin İlahi Komedya gibi büyük bir eserden etkilenmemesi mümkün değil. Ben de Göz Kantosu şiirimde üç dizesini kullandım. Bütün bu terminolojiyi başınıza gelen hadiselerle harmanlamaya kalktığınızda aşağı yukarı iki anlatı şekli beliriyor; birincisi çok kişisel diğeri daha üst bir anlatı. Her iki anlatı şeklinin de bir arada olması gerektiğini düşünüyorum. Bir de Göz Kantosu’nda günahın yanında bir harekete geçirici olarak da gözü ele almayı düşündüm.

Operada Başlayıp Pavyonda Biten Şehir Turu İçin Playlist ve Gergedanın 13 Günü şiirlerinde söz açılan ölüm, yağmur ve baba ve Güneşli Araf Takvimi şiirindeki, “ayağında rugan potin ve yün çorapla / müzelerce tedris edildi çocuk” tan yola çıkarak, hayatına dair kırılma anlarının ve bunların şiirlerine etkisi hakkında ne diyebilirsin?

Hayatımın birçok kırılma anı var ama galiba ilki 5-6 yaşında ailemin beni Almanyadan Türkiyeye, Anneannem ve dedemin yanına göndermeleri ve onlar gelene kadar geçen 5-6 sene.

Birtakım çatışmaları yaşayabileceğim bir dönemde, çatışmaların öznelerinden ayrı geçen bir süre. Bilmiyorum belki de esas babanın dışında çatışmak için birçok baba türetmiş olabilirim ya da birçok şeyi anneye ikame etmiş olabilirim. Şiirimde ara ara beliren agresifliğin nedeni bu olabilir. Bir diğeri ise ilk kez büyük bir şehirde yaşamaya başlamam, 1992 senesindeki Ankara dershane günleri; Güneşli Araf Takvimi şiirinde bu günlerden izler var. Sorundaki kelimelerden mesela yağmurun genelde bir maruziyet efekti olarak belirmesini istedim bazı şiirlerimde, romantik bir şey değil yani. Ve hayatımın en büyük kırılma anı, erkek ve kız kardeşimi (yani bütün kardeşlerimi) 5 ay kadar kısa bir sürede kaybetmemdi. Mezarlıkta çok vakit geçirdim, geçiriyorum. Ölüm, şiir yazan birisi için hakikat rotasındaki amiral gemilerinden birisidir. Şiir yazanın hayatına bu mesel trajik bir şekilde temas edince poetikasını neredeyse tamamen etkiliyor. Bu etkiyi sağlıklı bir mesafede tutmak güç ama elzem. Çünkü şiirimin uğraması gereken birkaç limanının daha olduğunu düşünüyorum. Onun için ara ara mezarlığın kapısına omuz atıyorum.

Söyleşi için teşekkürler. Sıkılmış Sensörlü Lambalar’daki bir dizeyle bitirmek isterim, “burası taşra öldüğünü kesinlikle bilirsin”.

Estağfurullah ben teşekkür ederim hem söyleşi hem de böylesi bir okuma için. Ayrıca kitabın cisimleşip huzura gelmesini sağladığı için Enis Akın ve tüm Natama ailesine de teşekkür ederim. Evet kesinlikle anlarsın taşrada ölümü çünkü en çok orada şölendir.