Fiilleri Ararken Gelişen Funky Ağıt

ne zamandan beri kayıp ikisi ölüden kalan uğurlu fillerin
ne zamandan beri kayıp ölüden kalan uğurlu fillerin ikisi
bu ikisini aynı anda düşünerek gökyüzünü
bütün o bulutları olduğu gibi bırakıp
ilgili aplikasyonları indirip tütünümü sardım
iki kayıp uğurlu fili bulm
iki uğurlu kayıp fili bulm
iki fili bulmak için
gidip biraz da Muğla’da içeyim dedim
kalemin içine iki mürekkep koyup
mavi ve daha az mavi
rüyalarda tam olarak duyulmayan bir harfi eğerek
yorgun semerleri de eski patikalara eşşek gibi sürüp
şimdi biliyor mesela şehir kaç potin eskittiğini
istersen say biliyor ışıkları bir bir durdu
fakat şimdiki şuydu
kuş ölmüştü diğer kuş ona bakıyordu
diyelim saat onbirde ölmüştü
diyelim ben bunu saat onyedide gördüm
diyelim saat sekize kadar bakmaya devam etti kuş ölü kuşa
diyelim güneş doğdu
diyelim sisler karşı dağlarda
diyelim dağılmaya başladı
diyelim otobüsler ilk yolcularını
diyelim sular kaynadı
diyelim ilk sesi çay kaşığı günün
biri yerdedir orası kesin filleri kaybolmuştur ya da bir sapan
uçmuştur diğeri rüyalarında salça tepsileri
gürültüler ve portakal isleyen memur dumanları
birisi yerdedir ve iki fil kayıp

izlerden başlamalıyım yerinden edilmiş çiçeklerden
söküldüğü çukurun başına devrilmiş
bütün sessizlikleri açık maviyle değiştirmeliyim
saat üç ölü biliyorum saat ondokuz da ölü
saat yirmi fillerin tanesi sekiz nokta altı gram
açık maviye döndüğünde mürekkep durmalı
durunca açık maviye dönmeli mürekkep
özledim suların yetemediği çelikler gibi parlayan hırlamamı
çarçabuk bulurdum filleri ve kuşları

baslar: Majolica seramik
ziller: Feng Shui eşyalar
üflemeliler: Oktay Rifat -Ölen şiiri
gitarlar: Marcel Proust -Albertine Kayıp
yaylılar: Gündem Yaylı Grubu


Kökşiir Şiir Sanatı Dergisi’nin 7.sayısında (ekim/kasım/aralık 2019) yayımlanmıştır.

Çipuraçello

Allah biliyor ya denizdeydi bunlar
yerde yürünüp havada uçuluyordu 
sabıka kayıtları tertemizdi çiçeklerin
batıyordu güneş bir toprak çıkıntısının arkasında
dağ dağ idi ağaçsa ağaç
ama kefeler bir kez gülümseyince çerçiye
katırın hemen yanında başladım konuşmaya yırtık fistanımla
koştu balıklar dağa başladım ağacı beklemeye
aldırmadım inatla denize bakmanıza
kurtçuklarını yedim saydım yapraklarını nota nota
bildiğim ne kadar çiçek varsa kabuğuna fısıldadım
uğuldadı balıklar büküldü yol marşlarla ilerlediler
hece marşı aruz marşı serbest marşı ve buğulama
yol boyu ekinezyalar sarıpatlar kasımpatlar ve altı
tek ağacı bu tek dağın yeniden çatılıyor
çığlığı şarkıdan ayıran iyi tutmuş bir pilav
kuşe bir zamanı dikerek yüzgeçleriyle
uygun ses marş marş giden derya kafilesine bakıyor

Denize bakıp  şeyleri sivriltip şeylere batırıp yediniz
denize bakıp şeyleri kaynatıp şeyleri dondurup sakladınız
denize bakıp eski ölülerin etleriyle hızla oraya buraya vız vız
denize bakıp suyu aşağı yukarı döküp renkli camlar
denize bakıp limon gibi sıktınız balinaları
denize bakıp görmek için bildiğiniz şeyleri
denize bakıp çeliği erittiniz çocukları ve kadınları

Her ayın dört günü dört balık yağmur yağdırır
sızar salyangozundan katreler çipuraçellonun
Eric Satié’nin ruhu iner yüzlerce şemsiyeyle
şemsiyelerin altları denizi üstleri patikaları siler
gülü ve telveyi hiçbir şey silemez çünkü
gülü ve telveyi hiç kimse çizemez
Şeyhim samıt idi bakmayın denize
ben bir gevezeyim bakmayın denize
alın kefe ölçün kefe biçin kefe
balık malık yok orada


Natama Şiir ve Eleştiri Dergisi’nin 20.Sayısında (Ekim-Kasım-Aralık 2018) Yayımlanmıştır.

kırpılmış trenler

darası eksik alınmış çeşitli hayvan renklerinde iyelik ekleri
ilk karbondan bu yana toprak tecrübesine rağmen
bütün hanelere tohum şeklinde saçılmış ne varsa
kırpılmış trenler içinde beklemek üzere ama

diyelim şemsiyen ters ellerin cısbilirkişisi
e dümdüz tabanların et yemişliği de var
kırığı denklemleyen it bile varıyor
karbon menziline kırpık trenlerle çünkü

gen o suyu içtün urlarca musallalarda cıncık taslarla
girersin karbonlara imdi inersin karbonlara
solucan karbonlarının yanıbaşına
tomar tomar ışık babanın malımı ulan bunca melek
duracağız elbet bir müddet trenimizi kırpmışlar zira

ergonomi telaşı peygamberler semirtiyor
sen iyi güzel anlatıyorsun da babasultan
son vagonlar daksil istihkakını yük edip cuf cuf
kırpa kırpa trenlerimizi yazılı kadere geçtiler çoktan

geçen kışa göre daha çok yaprak töktü şo ağaç dememek için
kaç kişi dayı oldu amca uzun yürüyüşler
havsalaların tıkıldığı fayı fark edince sansar ve sansarlar
saçılan şeyleri kalbe yakın tutup görmesinler diye
renk renk mürekkep töktük kaburgaya
tıkır tıkır kırpılık trenlerimize yani



Poespektüs Fanzin’in 2.sayısında (mart/2019) yayımlanmıştır.

Kulaktan Salâ Çıkarma Yöntemleri

Meridyeni açıp saati sıfırbeşonbeşe getiriniz
artık hiçbir yerde kalın rakı bardakları bulunmuyor bunu not alınız
buna yere bakmaklı üzülüp göz kararı ikiyüzüçyüz metre
şosede bir gül bulup ilk şişeye dikiniz
suç şahsileşene kadar ve bıçak ütüler gibi 
(bk. ellerdeki morg çekmecesi izi nasıl çıkar)
tek farkı burada kalbin zarını soymuyoruz gerisi aynı
kıvamı tutturmak için steril oftialmik solüsyon

Gasilhaneki taslar plastik olduğu için kintsugi yapamıyoruz
pozlar kramplar parmaklara yatay dikey annem ve systane ile patamol
mezara konan çiçekler futbol topuna dönene kadar gözlerinizi yumunuz
rövaşata olması çok önemli bitince üzerine Dersim’de çocuklar gülmesi

Çıkmadıysa gürültülü çiçekleri ya da İlkayaktayatma Birahaneleri’ni deneyin
şehir planlarında pek olmaz çok satmamış şiir kitaplarına bakabilirsiniz
hiç durmadan hiç durmadan hiç durmadan sessizce çıldırın
durursanız kesilir sevinçcikleriniz annem

İlmiğini gür de tutabilir ömrünüzün defne sabunları gibi
aleyke ya seyyidel evveline ya da aleyke ya habiballah ölüm aşıları
debiyi şoklayan sözcükler arasından sıyrılıp kanınıza bakabilirsiniz
kemiklerinizi semirten bıyıklarınızı terleten meme uçlarına
böyle de çıkın bir iki volüm açıp sisi
çok belli olmaz kulağınızda ne var ne yok



Natama Şiir ve Eleştiri Dergisi’nin 21.Sayısında (Ocak-Şubat-Mart 2019) Yayımlanmıştır.

Karbon Temrinleri /2/3

2
İstanbul çarşambalarına benzeyen bir yağmurdan başka kimse gelmedi
uzun bir kıştı yakmak zorunda kaldım birkaç sözcüğü
genellikle bahar isimli  ayların ilk günleri
yeteri kadar çiçek ismi bilmediğim için ıslıklara sığınıyorum
bazı formlar toprakla alışverişi kesip anı olur
unutmak için fazladan bir şey yapılmaz
karbon bizi uğraştırmaz o hep konuşur
o konuşurken zaman şeklinde bir şeyler olur
kaldığımız yerleri unutmamak için bazen şarkıları kullanırız
şarkılar bitince ve unutmak meydana gelir
tastamam gidileceğim bilgi olarak yayılsaydı bütün karbonlar
ve ikiyüz küsür kemiğimle birlikte siktir olup gitmek yani
gelirlerdi belki uğurlamaya
yüzümü yere kırkbeş
yüzümü yere doksan
yüzümü yere yüzseksen
hıhı merkez
evet otogar

3
yolun en kolay yerindeyiz ağaçların filan sayıldığı
bütün ışıkların sönüklerin  
sigaraya altı yedi saat ara vermek üzere
yatak odasına gitmeden söndürülmüş
başka şeylerin içinde sönmenin ışıkları
nefesini altı yedi saat havaya bitiştirip
kontrol f ile bir metinde kaç tane gibi var bakmak gibi
yolun buraları kolay üçten ikiyi çıkarırsın
herkesten herkesin bir eksiğini
telefon çalınca mısra kırılır
haritaya baksanız neredeyim derdiniz
neredeyim şimdi neredeyim
durmak yola dahil değilmiş gibi
ne bu tafra bu ikametler senin değil
kararmış ağaçlar ve diğerleri de
hani şu bayram şekerlerine benzeyenler
bayramlarda ilk bayramları bu evlerinin kapı önlerine
bunu sadece yol senin dur
bunu bir bilet alıp ucu tuzlu bir suya kadar dur


Natama Şiir ve Eleştiri Dergisi’nin 24. sayısında (Ekim-Aralık 2019) Yayımlanmıştır

Karbon Temrinleri / 1

Zambak izlerinin olduğu tarafıyla omuz atıp kapısına
çıktım oradan yürümeye başladım sonra durdum dedim ki
ben orada da yürüyordum ama devam ettim bitsin diye toprak
yolda elime aldım sıktım bıraktım
yolda elime baktım kısıp gözlerimi çizgilere oturan rotalara
çekmediğim kılıçları çıkarıp tek tek
namuslu ve dürüst iskele ayaklarına benzemeyen
öldürmek için topraktan sağdığımız tuzsuz suların öpüşlerine samıt
bununla değil bu bilgiyle değil sadece
susmanın bir ucu yetmediği için susmaya
geldim işte yol boyu bütün izlerini öperek konuş benimle
yoruldum ağzımla köpük sesi çıkarmaktan

O kadar yağmur yağdı ki kanıma dokundu
orkinos yorgunu motorların ikiye böldüğü urumi bir ıslığı
sıkıştırdım kuzeye giden iki bulutun arasına
göğsünü haddehanelere açmaya nasıl ikna edilmişsen
onca eskizden sonra nasıl çatladıysa ekmek
sufle veren her boşlukta çoğaldıysa mavi atonal ve vibrasyonsuz
dedim yürü oğlum çık buradan
hem ne kadar gitsen de bir fatihalık uzağa gidersin
ve oradan çıkıp yürümeye başladım sonra durdum dedim ki
ben 560 gigaton karbon olarak da orada yürüyordum
fakat ve fakat devam ettim üzerinde yürümeye
karışsın diye 2500 gigaton karbonuna karbonum

Natama Şiir ve Eleştiri Dergisi’nin 22-23.sayısında (Nisan-Eylül 2019) yayımlanmıştır

Varlık dergisinin Ekim 2019 sayısında: Abilmuhsin Özsönmez ile “Jengi” Üzerine Söyleşi − Gökhan Bakar

Abilmuhsin Özsönmez/ SÖYLEŞİ

ŞÖYLEŞEN: Gökhan Bakar

Jengi, Natama Yayınlarından Mart 2019’da çıktı. Tebrikler öncelikle. Jengi ve jenke, jengâr gibi türetmelerin şiirinde simgelediği dirim ve arafı şiire dönüştürme biçiminden bahseder misin? Varlık sorununa karşı daha çok agresif fakat lirik bir dille kara mizahı kaynaştıran anlatım özelliklerinin baskın olduğunu görüyorum.

Çok teşekkür ederim Gökhan, eyvallah. Jeng Osmanlıcada pas, kir, küf anlamlarına gelen bir kelime. Birçok kullanım şekli var; jeng-dar, jeng-pezir, jeng-âlud, jengâr … Biraz melodik cazibesine de kapıldığım bir kelime. Jengi sözcüğü ve Jengi şiiri de öyle oluştu. Belki de burada anlamın dizginlerini bütünüyle bırakmamak için gösterilenin prosesine odaklanabiliriz. Pas bir metalin havayla temas etmesi sonucunda metalin yüzeyinde meydana gelen kimyasal bir tepkime. Dirimiz de ölüme temas ediyor. Temastan sonrasıyla ilgili ahiret söyleminin dışında şimdilik pek bir şey bilmiyoruz. Bildiğimiz şeyler dirim alanına ait, temas anına ve temastan önceye. Dirim alanında bulduğumuz uydurduğumuz kelimelerle, bazı ikili bağıntılarla varlık meseline ilişmeye, ona cevaplar aramaya çalışıyoruz. Bize temas eden ölüm meseli, diri olan ruhumuzda ilerlerken bunalırız, sıkılırız, korkarız, üzülürüz. İnsan bedeni biyolojik olarak kendini onarmaya ne kadar eğilimliyse insan ruhu da uzun süre keder içerisinde bulunmaktan imtina eder. Burada ister istemez düşünmek devreye giriyor; işte o zaman bütün bu olanı biteni, minik selamet alanlarına taşımak için (ya da şiirin görece doğru çatılması için) ironi ya da kara mizah dediğimiz şeye ihtiyaç duyuyoruz. Sadece ölümle ilgili de değil, diğer bastırılmaya/örtülmeye/geçiştirilmeye çalışılan durumlar için de bu algoritma yürürlüğe giriyor. Metin Eloğlu bunu en iyi yapan şairlerimizdendi, doğrudan ve yüksek kara mizah ile. Ama benim öykündüğüm şey tam olarak bu değil. Daha çok mesela Turgut Uyar’ın, Ölüm Yıkanması şiirindeki gibi; “…en azından yıkanmaya hazır olmalıyım / nallanmaya hazırlanan at gibi / şimdi, nasıl olsa yıkayacaklar biliyorum / çünkü kimleri kimleri yıkadıklarını gördüm”. Araf o şiirde ölüm ile dirim veya cennet ve cehennem arasını pek işaret etmese de (Güneşli Araf Takvimi şiirimdeki durum kültürel çözülme, ülkenin doğusundan batısına gelen bir çocuğun ilk sözcükleri) taşıdığı anlamlardan birisi olan kararsızlığı başka şiirlerimde de bulmak mümkün.

Kitabında Genesircus şiirleri var: Jonklör, Trabez, Aslan Derbiyecisi ve Otomatik Hurma. Jonklör, Trabez, Aslan Derbiyecisi şiirleri tek harf bozumuna uğramış. Bu şiirlerde İncil’deki yaratılış öyküsü sirkle ilişkilendiriliyor. Yaratılışla ilgili referansı İncil’e yapmakla “Benim Abi Hani Hep Cumartesileri Kalıyorum Ya” şiirinde, “pencereyi kapatsana Kürtçe konuşacağım” demek aynı baskıya maruz “defolu” personaya işaret eden bir tavır mıdır? Jonklör şiirindeki gösteren – gösterilen ilişkisini ve eserindeki beden (et, kemik, kan) üzerinden kurduğun edilgenlik (“kimse kimseyi görmemiştir” dizesi örneğin) ile ilgili düşüncelerini de sormak istiyorum, özellikle yine elma, İblis, kaburga, çarmıh, İsfahan, Aden olarak görünen bir iktidar alanı sirkini.

Bu şiirlerde sadece İncil’e, Tekvin’e referans yok, serideki ilk şiirlerde (ki bu şiirlerin hepsini kitaba almadım imkan olursa daha sonra ayrı bir dosya halinde basmak istiyorum) referans olduğu ve kafamda bir gösteri imgesi olarak sirk olduğu için yine fonetiği gözeterek Tekvin yerine Genesis’ten yola çıkıp Genesircus dedim. Tekvin, şiire girebilecek sembolik imkanlar sağlayan bir metin. İnşa etmeye kalktığım netameli bir şey, o açıdan tek bir harfi bozarak aslında hem bir nevi emniyet şeridi çekmek istedim; hem de örneğin Jonglör bu dünyaya ait ama kurguladığım şeydeki karşılığı tam olarak Jonglör olamaz. Bozmayı biraz da bu hat üzerinden ifa etmeye çalıştım. Bir iktidar alanı olarak sirk? Evet. Kırbacın ucundaki elin her an değiştiği bir iktidar alanı. O el bazen günah/kötü bazen sevap/iyi. Yaratıcıyı değil yaradılışı merkeze alan, konumunu buna göre alan sorular. Bir bakıma kolay şiirler gibi görünüyorlar çünkü metaforlar hazır, sadece onları (kaburga, İblis, Aden, …vs) soracağınız sorulara göre raflardan indirmeniz gerekiyor. Bu dünyada bulunmak ile herhangi bir ülkede azınlık olmak arasında bir benzerlik olabilir, evet. Ama Benim Abi Hani Hep Cumartesileri Kalıyorum Ya şiirinde defolu bir personadan çok defolu ya da bölünmüş bir kişilik var. Genesircus şiirlerinde defolu bir persona yok. Daha doğrusu defo meseli yok, ama persona var çünkü gösteri var. Fakat oradaki persona olabildiğince ruhtan tecrit edilmeye çalışılıyor. İyi ve kötüyü bazı şiirlerimde oluştuğunu düşündüğüm o alanın/gösterinin dışına çıkarmaya gayret ettim. Geriye kalan şeye (et, kemik, kan…) yeteri kadar baktığımızda iyi ve kötünün değişik biçimlerde tekrar ve tekrar belirmesini umdum. Edilgenlik dediğin tavır budur belki de.

Operada Başlayıp Pavyonda Biten Şehir Turu İçin Playlist ve Hareketler Dökümü görsel kullanılan iki şiir. Sıkılmış Sensörlü Lambalar üstü çizili bold büyük harflerle biçim sapmasına uğrayan diğer bir şiir. Hareketler Dökümü bağlamında sosyal medyanın şiirine etkisini ve andığım diğer şiirlerle birlikte bu şiirlerin deneysel somutluk alanına yönelmesini değerlendirir misin?

Sıkılmış Sensörlü Lambalar, şiirin konusu olan taşra sıkıntısının bir yansıması. Taşradaki zamanın ve rutinin nasıl ifade edileceğini bir türlü bilememenin, şiir ismine karar verme aşaması üzerindeki eskizi. Operada Başlayıp Pavyonda Biten Şehir Turu İçin Playlist şiiri ise parça parça yazıldı ama bir mısra yardımıyla (Allah intikam için çok büyük) ritmik olmasını da istedim. Yazarken de bazı kelimelerin, bazı harflerin üzerini kapatarak parçalar arasındaki bazı bağlantıları silmek istedim. Hareketler Dökümü şiirinde ise facebook adlı sosyal ağa ait 3 farklı butonun arayüzleri var. Bunlar işlevlerinin yanında bazı hislerin de butonları. Sürekli bir şeylere tıklıyoruz bir yandan da duygulanım akıyor. Tıklanan bu şeyler yeni gerçekçiliğe ait dizgenin ana hatlarından birisi. Bunlar şiire biraz ürkekçe giriyor, şiirimizin hakikat ile alakalı bazı apseleri var. Hakikatin ait olduğu alanın bir kısmı sürekli değişiyor fakat bizim onu arama şeklimiz değişmiyor, burada bir tuhaflık var. Bu değişen kısmın hayatlarımızdaki nispetine bakmamıza gerek yok. Hepimiz nanoteknoloji ile üretilmiş şeyler yiyoruz şeyler giyiyoruz şeylere bakıyoruz. Gidip bir adada yaşayabiliriz ama mail şifremizi unutmamız epey zamanımızı alır. Olan biten şeyin elbette sosyolojik, politik ve ekonomik etkileri var. Ama bizdeki epik şiir icraları genelde gazete muhabiri edasında olduğu için şiir adına üzerinde konuşulacak pek bir ehemmiyeti yok şimdilik. Artık bu böyle ve durduğum yerden bana böyle görünüyor olması gereken tavır daha çok, bir gelişme oldu ben de buna kayıtsız kalamadım ve şiirimde buna da değindim şeklinde oluyor.  Şiir dediğimiz şeyin kapısına her şeyle gidebilirsiniz fakat o eşikte heybenizdekileri olduğu gibi kapıdan geçirmeye pek sıcak bakmıyorum. Buradaki filtre; şiirin ve şiirinizin uzlaştığı sensörlerden müteşekkil. Tabii bir de kuşak. Şimdi ben 45 yaşımda, bir cerrahın yeni çıkan bir teknolojiyle ameliyat yapması gibi deneysel şiir yazamam, bu çok makul ve lezzetli değil. Ama 25 yaşında birisi (yani ergenliğinde facebook hesabı açmış birisi) bunu yapabilir. Deneysel şiir persona, tema, dil, gaye, malzeme ve icra olarak daha bütünlüklü bir süreç. Misafir değil ev sahibi. Hareketler Dökümü şiirimde buton arayüzleri birer misafir. Ama sadece buton arayüzleriyle yazılacak bir şiir deneysel olabilir gibi gibi. Ben zaman zaman bir şeyleri denesem de liriğin merkezine daha yakın olduğumu düşünüyorum.

Şiirlerinde “gül” üzerinde sık durulan ve Türk şiirinde bildik bir imge. Yelkovanla akrebin “akordsuz sûr” şiirinde birlikte kullanımı da. Gerçi “yelkovanla akrep arasında bir bavul durur” denilerek dize bağlamında ikisinin arası bavulla açılıyor. Bu tür kullanımlardaki tavrında bir dönüştürmeden bahsedilebilir mi? Ayrıca şiirlerinde acemi isyan, yırtık sancak, ıslak portakal, iri ip, bembeyaz yaka, yüksek nabız gibi tamlamalara sık rastlanıyor. Buradaki örneklerle birlikte “Taktiktak” şiirinin saat dilimleriyle ve tik / tak / tak / tak sesleriyle bölünmesi bakımından ritimle ilgili düşüncelerini sormak isterim.

Turgut Uyar’ın Birçok Ölüm İçin Raslantı şiirindeki gül imgesi beni oldukça etkilemiştir. Gülü değil ölüyü gözlemenin halkın sözlüğüne gerçeklik katması mesela. Ölünün üzerindeki toprakta biten, onu dirim alanıyla buluşturan bir çiçek. Dönüştürme de diyebiliriz çatmaya çalıştığım şiirin anlam katmanlarını, o alanın sınırlarına gitmeyi deneyerek belirginleştirmeye çalışmak da. Ama çok fazla uzaklaşmadan. İşte mesela akrep ve yelkovan zamanın, bavul da yolculuğun imgelerinden birkaçı. Bunları anlam taşıyıcılıklarının sınırlarını biraz silerek ama yine bir ve bu lirik alanın içerisinde hafifçe hareket ettirmek. Çünkü fazla hareket ettirdiğimde şiirin zeminini deforme ediyorum endişesi taşıyorum. Bu anlamla ilgili bir endişe. Ama yola tamamen deneysel olarak çıkan birisi zemini deforme olmayacak bir şekilde donatmış oluyor bir anlamda ve bahsettiğim hareketin fazlası bile o zemini bozmayabiliyor. Şiirde ritme inanıyorum. Bir iki şiirimin dışında bunu yine anlam üzerinden var etmeye gayret ettim. Taktiktak şiiri de aslında böyle bir monolog. Yeni ritimlerimiz de var artık; vurgular arası zamanları, telefona, tıvitıra, feysbuka, instagrama ve vatsapa bakma zamanlarıyla senkronize olmuş ritimler mesela.

Şiirlerinde küfrü, argosu ve cinsel arzuları bakımından yaptırım dışı (günah, ceza gibi) bir alandan seslenen personayı da görüyoruz. Bu konular üzerine düşüncelerinden söz açar mısın?

Dini alana göndermeler var fakat şiirlerin genelinde, Genesircus şiirlerindeki gibi göndermeler/aktarımlar yok. Günah mefhumu şiirimin dibinde yüksek debiyle akan bir şey. İmajlarla onu imleyen şeyler arasındaki boşluğa benzer bir boşluğun günah-kötü ya da sevap-iyi arasında da olduğuna inanıyorum. Din, bu boşluğu kesin bir hat çizerek yok etmeye çalışır. Bunu genellikle yazıyla (kutsal kitaplar) yapmaya çalıştığı için, aynı şeyi kullanarak o boşluğun bir kısmına bakabilmemiz olanaklı diye düşünüyorum. Kullandığım küfür, argo ya da cinsel argümanlar, dini göndermelerle aynı işlevi görüyor bu anlamda; hepsi o boşluğa bakabilmek için üzerine çıktığım şeyler. Görmek değil bakmayı olanaklı kılmak. Dante de bu boşluğa bakmayı büyük eseriyle olanaklı kıldı bence. Bu neviden derdi olan şairlerin İlahi Komedya gibi büyük bir eserden etkilenmemesi mümkün değil. Ben de Göz Kantosu şiirimde üç dizesini kullandım. Bütün bu terminolojiyi başınıza gelen hadiselerle harmanlamaya kalktığınızda aşağı yukarı iki anlatı şekli beliriyor; birincisi çok kişisel diğeri daha üst bir anlatı. Her iki anlatı şeklinin de bir arada olması gerektiğini düşünüyorum. Bir de Göz Kantosu’nda günahın yanında bir harekete geçirici olarak da gözü ele almayı düşündüm.

Operada Başlayıp Pavyonda Biten Şehir Turu İçin Playlist ve Gergedanın 13 Günü şiirlerinde söz açılan ölüm, yağmur ve baba ve Güneşli Araf Takvimi şiirindeki, “ayağında rugan potin ve yün çorapla / müzelerce tedris edildi çocuk” tan yola çıkarak, hayatına dair kırılma anlarının ve bunların şiirlerine etkisi hakkında ne diyebilirsin?

Hayatımın birçok kırılma anı var ama galiba ilki 5-6 yaşında ailemin beni Almanyadan Türkiyeye, Anneannem ve dedemin yanına göndermeleri ve onlar gelene kadar geçen 5-6 sene.

Birtakım çatışmaları yaşayabileceğim bir dönemde, çatışmaların öznelerinden ayrı geçen bir süre. Bilmiyorum belki de esas babanın dışında çatışmak için birçok baba türetmiş olabilirim ya da birçok şeyi anneye ikame etmiş olabilirim. Şiirimde ara ara beliren agresifliğin nedeni bu olabilir. Bir diğeri ise ilk kez büyük bir şehirde yaşamaya başlamam, 1992 senesindeki Ankara dershane günleri; Güneşli Araf Takvimi şiirinde bu günlerden izler var. Sorundaki kelimelerden mesela yağmurun genelde bir maruziyet efekti olarak belirmesini istedim bazı şiirlerimde, romantik bir şey değil yani. Ve hayatımın en büyük kırılma anı, erkek ve kız kardeşimi (yani bütün kardeşlerimi) 5 ay kadar kısa bir sürede kaybetmemdi. Mezarlıkta çok vakit geçirdim, geçiriyorum. Ölüm, şiir yazan birisi için hakikat rotasındaki amiral gemilerinden birisidir. Şiir yazanın hayatına bu mesel trajik bir şekilde temas edince poetikasını neredeyse tamamen etkiliyor. Bu etkiyi sağlıklı bir mesafede tutmak güç ama elzem. Çünkü şiirimin uğraması gereken birkaç limanının daha olduğunu düşünüyorum. Onun için ara ara mezarlığın kapısına omuz atıyorum.

Söyleşi için teşekkürler. Sıkılmış Sensörlü Lambalar’daki bir dizeyle bitirmek isterim, “burası taşra öldüğünü kesinlikle bilirsin”.

Estağfurullah ben teşekkür ederim hem söyleşi hem de böylesi bir okuma için. Ayrıca kitabın cisimleşip huzura gelmesini sağladığı için Enis Akın ve tüm Natama ailesine de teşekkür ederim. Evet kesinlikle anlarsın taşrada ölümü çünkü en çok orada şölendir.